23 Ekim 2014
Yumurta yemem diyorsanız
Bugünlerde içim yumurta istemiyor. Peynir de yemiyorum, yoğurt da. Bir nevi veganlığa doğru çekiyor bedenim beni. Direnmiyorum ona. Öyle istiyorsa vardır bir nedeni diyorum. Süt ürünlerine dair henüz bırakmadığım tek şey günde bir tane içtiğim kahveye koyduğum süt. 60-70 ml civarında bir süt tüketimim var. Onu da bırakırım gerekirse ya şimdilik idare ediyoruz. Kahvenin yanında tatlı bir şeyler yemeyi seviyorum. Çok tatlı değil ama. Fotoğrafta gördüğünüz son denemem. Yumurtasız bir kek. Fikri pazarda gördüğüm haşhaş ezmesiyle ortaya çıkan bir tür sağlıklı browni. Elmalı ilçesinden gelen satıcı kendi üretimimiz, tazecik deyince bir paket haşhaş ezmesi alıp eve getirmiştim. Tamamen doğaçlama olarak başladım işe. Üç çorba kaşığı haşhaş ezmesi koydum kaba. Biraz suyla seyrelttim. İki tatlı kaşığı kakao ekledim, bir tatlı kaşığı kadar narenciye çiçeği suyu (Orta doğu ülkelerinde tatlılarda çok kullanılan bu mis kokulu sıvıyı çok seviyorum), 6 çorba kaşığı tam un, yarım bardaktan az keçiboynuzu pekmezi, bir çay kaşığı karbonatı güzelce karıştırdım ve yağlı kâğıt serdiğim bir tepsiye döktüm. Kalınlığı 2 cm kadardı. Katıca olduğundan elimi ıslatarak yaymak zorunda kaldım. 170 derecede ısıttığım fırında 25-30 dakika kadar pişirip soğumaya bıraktım. Ufak ufak dilimledim ve kahvenin yanında yedim 4-5 gün (kapaklı bir kapta buzdolabında tuttum). Biraz daha haşhaş ezmesi var. Bir kere daha pişireceğim ama bu sefer içerikte değişiklik yapmayı düşünüyorum. Biraz kakule koyasım var. Belki içine elma da rendelerim.
*** Keki yeniden yaptım. Bu sefer ununu daha az koydum (silme 5 kaşık). Daha suluca bir hamur oldu. Elma rendelemedim. Tam 30 dakika pişirdim 170 derecede. Kıvamı gayet güzel ancak kesmek için iyice soğumasını beklemek gerekiyor. Bir de hafif bir dağılma var, ona bir çözüm bulmak gerek.
23 Eylül 2014
Sonbahar gelince
Sonbahar gelince diyordum. Geri dönülür. Neye? Garip bir soru. Yanıtı da kolay değil. Bir yanım "içe" diyor ama ben zaten içerdeyim, bunca zamanlık sessizliğimden belli değil mi? Neyse biz derinlere inmeyelim, ortalığı karıştırmayalım. Şimdi sabah sabah, pazardan yeni dönmüşken oturup yazmak, ev pazardan gelenlerle dağınık haldeyken, sabah 6:30'da uyandım diye kafam bulanıkken, çayım yanı başımda beni bekliyorken, Cennet ablamdan zor zahmet aldığım (sahibi var ayırdım dedi durdu sabah sabah ya kıyamadı bana) süt ocakta kaynıyor, taze yer fıstıkları tuzlanıp haşlanmak, geçen çarşamba aldığım bamyalar ayıklanmak üzere suda bekliyorken, armutlar, avokadolar, erikler ve yeşilden sarıya yenice dönmüş halleriyle limonlar masadaki kâseye, mevsimin son incirleri ve simsiyah tatlı üzümler buzdolabındaki kâseye kurulmuşken, kırmızı etli biberler közlenmek, tavşan yüreği zeytinler çizilmek, yaz domatesleri doğranıp dondurulmak üzere sessizce sıralarını beklerken ne yazabilirim ki ben? Daha da ötesi ne yapabilirim? Bir yanım diyor ki boş ver her şeyi, çık dışarı, dağları seyretmek için parka git. Ötede sessizliğini koruyan yanım çaktırmadan sen uykunu alamadın, sütün altını kapattıktan sonra biraz uyu diyor. Oysa ben zaten aylardır yazmamışım, dostlarım içerler olmuş, blogum iyiden iyiye küsmüş. Ne diyeyim ki ben? Sözüm tükenmiş a dostlar. Ondandır sessizliğim. Zaten bugün işim çok. Yoğurt mayalanacak, lor yapılacak, zeytin çizilecek, biber közlenecek, iç börülce ayıklanacak, bamya pişirilecek, arada acıkılıp yemek yenecek, bu meyveler ne tatlıymış diye sevinilecek, kahve vakti gelince lorlu, keçiboynuzu pekmezli kekten bir kaç parça konup kahve ile keyif edilecek... Bir gün daha akıp gidecek hayattan. Son kullanma tarihi geçmiş sepetine atılacak bir gün daha. Yine uyuyacağım. Yine kalkacağım. Bu sefer soframda Burhaniye'nin değil Antalya'nın pembe domatesleri olacak, ekmeğime avokado süreceğim (ki bu Antalya kahvaltılarının en büyük keyfidir), Burhaniye'nin o mis gibi süt kokan lorundan değil kendi yaptığım peynirden yiyeceğim. Çayımı Kazdağı'na değil Beydağı'na bakarak içeceğim. Öyle işte. Niye yazmıyorsun diyordunuz ya, işte bu yüzden.
04 Nisan 2014
Çakma browni
Hızlı yaşar olduk, çok hızlı. Belki hız kendi hızımız değil, belki biz sadece seyirciyiz. Belki seyirci olmak istemiyoruz ama akıp geçiyor olaylar, etki edemiyoruz, derenin dibindeki bir taş parçasını görüp uzanmak ama yetişememek gibi. Böyle zamanlarda (ne diyeyim işte biliyorsunuz hepiniz), iç sıkıntısını gidermek için mutfağa girse dahi insan, yapıp ettiğini sözcüklere dönüştürmeye mecal bulamayabiliyor. Bulsa da anlamsız geliyor şunu yaptım bunu ettim demek. Canlar giderken, insanlar çaresizlik içinde kıvranırken sizin mutfağınızdan çıkan bir yiyeceği sermeniz tezgâha, ayıp gibi geliyor. Ne önemi var ki? Yok gerçekten, hiç bir önemi yok. Ama bu işin sonu da yok. Bazen çıldıracak gibi oluyorsunuz, çığlık atmak istiyorsunuz. Patlıyor öfkeniz. Sonra dönüp bakıyorsunuz. Belki de günlük akışa dönmek gerek. Belki yapmamız gereken tek şey kabulleniş. Belki ihtiyaç duyduğumuz şey çıldırmamızı engelleyecek bir tatlı. Ne diyorum ben? Ne diyorum sahi. Saçma her şey. Hepsi saçma. Gerçek olan tek şey var, o da yaşam. Yaşamı da bir nefes alış verişine indirgeyebilsem, sadece ondan sorumlu olsam her şey düzelecekmiş gibi geliyor. Size de öyle geliyor mu bazen? Hırslanıyorum yine de. Hırsımı mutfaktan çıkarıyorum. Gerçeğini yapsam biliyorum ki çok yağlı gelecek, çok ağır gelecek. Oysa ben browni yemeyi seviyorum kahvenin yanında. Öyleyse çakmasını denemek bir çözüm olabilir. David Lebowitz'in şu linkteki tarifini seviyorum aslında. Onun üzerinden yeni bir tarif yaratabilirim. Şeker yerine yarım bardaktan az keçiboynuzu pekmezi, önerilen miktardaki tereyağ yerine bir tatlı kaşığı tereyağ ve bir kaç çorba kaşığı süt kaymağı ile denesem? Gerisi hemen hemen aynı. Sadece "cheesecake browni" yapmayacağım için sondaki malzemeleri kullanmayacağım. İki köy yumurtası, yarım bardak (70 gr) tam un, 1 çorba kaşığı kakao, yarım bardaktan az pekmez, bir tutam tuz, bir çay kaşığı kadar vanilya ekstresi, bir tatlı kaşığı Ortadoğu mutfaklarında çokça kullanılan narenciye çiçeği suyu, dediğim miktarda yağ ve kaymakta eritilmiş 200 gr bitter çikolata (kuvertür çikolatası) ile hazırladığım hamuru yağlı kağıt yaydığım kare borcama döküp üzerini düzeltip doğru fırına. Bazı günler Absürdistan'ın gündeminden uzaklaşıp kendi gündemini yaratabilmek de güzel. Bu gündem bir hafta boyunca kahve yanında yiyeceğin çakma browninin yaratılmasından ibaret olabilir. Olsun. Ölesiye çığlık atmaktan iyidir.
27 Ocak 2014
Sevgi bütün engel ve sınırları aşar
Yıllar önce yazdığım "Sevgi ve Kanser" başlıklı yazıyı okudum biraz önce. İçimden geldi, bloga koymak istedim. Belki de yazının sonunda linkini göreceğiniz video idi bana bu yazıyı yazdıran kimbilir. Aşağıdaki kısım Thorwald Dethlefsen ve Dr. Rüdiger Dahlke'nin sanırım Türkçe'ye de çevrilmiş olan "The Healing Power of Illness: The Meaning of Symptoms and How to Interpret Them" (Hastalığın İyileştirici Gücü: Belirtilerin Anlamı ve Onları Yorumlama Yöntemleri) adlı kitabından. (Bu benim çevirim, bilmiyorum kitabın çevirmeni metni nasıl çevirmişti? Ayrıca bulursanız kitabı okuyun isterim, ben o kitaptan çok şey öğrenmiştim!)
Sevgi , bütün engel ve sınırları aşar.
Sevgide kutuplar biraraya gelir ve birbirlerinin içinde erirler.
Sevgi bütün evrenle bir olmaktır. Sevgi her yere el atar ve asla vazgeçmez.
Sevgi korku tanımaz -ölüm korkusunu bile- çünkü sevgi yaşamın kendisidir.
Bilerek sevgiyi yaşamayı reddedenler sevginin vücutlarına nüfuz ettiğini görme riskini göze almalıdırlar. Bu durumda sevgi, kişinin karşısına kanser kılığında çıkabilir.
Kanser hücreleri de bütün engel ve sınırları aşar: kanser, organların kendilerine has özelliklerini yok eder.
Kanser de her yere yayılır ve asla vazgeçmez (metastaz).
Kanser hücreleri de ölümden korkmazlar.
Kanser, sevginin olumsuz bir ifadesidir.
Evrendeki tüm varlıklarla bir olma duygusu ancak bilinç düzeyinde tadılabilir, madde düzeyinde değil. Çünkü madde, bilincin gölgesidir.
Dünyayı değiştirmeye çalışan insanların tüm çabalarına karşın sorunların ve anlaşmazlıkların, sürtüşmelerin ve yüzleşmelerin olmadığı mükemmel bir dünya asla olmayacak. Bu şekilde hastalıklardan ve ölümlerden arınmış, sağlıklı bir insanlık da olmayacak. İnsanlığın geleceği için koyulmuş olan hedeflere ulaşmamız ancak bilincimiz özgürlüğe kavuştuğunda mümkün olacak.
Onca uç noktanın olduğu dünyamızda sevgi birşeylere tutunmamıza olanak sağlıyor. Evrendeki tüm varlıklarla bir olduğumuzda hepimiz etrafımıza sevgi ışığı saçacağız.
Kanser yanlış anlaşılmış sevginin belirtisidir. Kanser gerçek sevgiye saygı duyar. Gerçek sevginin sembolü kalptir. Ve kalp, kanserin zarar vermediği tek organdır!
(Yukarıda bahsettiğim videonun linki: http://www.theperennialplate.com/episodes/2013/04/episode-117-tea-for-two/
13 Ocak 2014
Kaldığımız yerden
Bir yerlerde kalmıştık biliyorum ama nerede?
Ruhum bir yerdeydi, ben öte yerde.
Gitmek zamanıydı, bir hallerdeydim.
Zaman işte zaman. Geçiveriyor.
Bendim, gidecektim, heyecanlar içindeydim.
Derken gittim.
Zaman geçti.
Hep geçer ya zaten.
Yine öyle geçti.
Sonra ben döndüm.
Ben.
Ben olarak gittim.
Kim olarak döndüm?
Bir anlasam.
Kaldığımız yerden devam edecek Mutfakta Zen.
Dostların cümlesine selam olsun.
16 Kasım 2013
Ayva mevsimi
,
Bugün Her Güne Bir Yemek'in yeni baskısından bir tarif eklemek istedim. Çok sade, çok basit, çok lezzetli bir tatlı. Bu hafta pazardan ilk ayvamı aldım. Tatlısını yapmayacağım hayır, o çok sevdiğim ayvalı, nohutlu kereviz yemeği için aldım (hoş ayvam iki adet, biriyle de tatlı yapabilirim pekala) ama bu size tatlı tarifi vermeyeceğim anlamına gelmez tabii. Bu tatlı için iki adet ayvanın kabuklarını soyup çekirdeklerini çıkarın, dilimleyip kararmamaları için limonlu suda bekletin. Yayvan bir tencereye yarım bardak su koyup ayvaları dizin, arzu ettiğiniz kıvama gelene kadar pişirin. Bal koyacaksanız pişirme işlemi bittiğinde üzerine gezdirin, şeker kullanıyorsanız baştan da koyabilirsiniz. İki ayvaya iki çorba kaşığı bal veya şeker yeterli. Rengi kararsa da farketmez derseniz pekmezli olarak da pişirebilirsiniz. Soğuduğunda tabaklara pay edin, üzerlerine tarçın serpin, varsa fotoğraftaki gibi pikan cevizi, yoksa cevizle servis edin. Ha tabii dondurmayla, kaymakla falan da olur neden olmasın, tercih sizin. Ben bu sade halini daha çok seviyorum. Hele böyle sarı sarı bakmıyorlar mı bana, sarılıp öpesim geliyor.
30 Ekim 2013
Geldi çorba mevsimi
Geldi gerçekten değil mi? Gerçi Antalya'da hâlâ denize girilebiliyor, hâlâ gündüz saatlerinde kısa kollularla gezilebiliyor. Güneş içine işliyor insanın, ılık ılık esiyor rüzgâr. Yine de biliyorum ki bugün Ekim'in son iki gününden biri. İki gün sonra Kasım ayı gelmiş olacak. Biliyorum ki yakında soğuk günlerimiz de olacak. Öyleyse çorba kâseleri yıkansın, zihindeki tarifler birer birer ortaya dökülsün. Bizim pazarlarda kışlıkların yanı sıra yazlık sebzeleri de bulmak mümkün. Dün mesela, bizim tonton teyzelerden tarla patlıcanı, domatesi, kabak, salatalık, biber ve fasulyesi aldım. Fasulye için annem "bu sene yediğim en lezzetli fasulye" dedi. Patlıcana da bayıldı. Siz de bulabiliyorsanız yazlıkları, kullanın, bulamıyorsanız da kışlık sebzeleri tercih edin. Bir tahıl (arpa şehriye veya ufak bir tür makarna olabilir, buğday, çavdar, yulaf olabilir, bulgur olabilir), bir bakliyat (mercimek, kuru fasulye, kuru barbunya, nohut vs), dilediğiniz sebzelerden (küp şeklinde doğranmış olarak) azar azar (birer tane genelde yetiyor, hele de çeşit çoksa), az biraz zeytinyağı, tuz, karabiber, pul biber, kuru nane. Tabii su, dilerseniz biraz da salça. Yaza da kışa da uyan halis mulis bir çorba. Yapana da yiyene de şifa olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







