11 Ocak 2013
Tazelik
Esma hanımcığım "o pötikareli mavi tabaklarınızdaki tariflerinizi özledim" diye mesaj salmış. Gördüm tabii, nasıl görmem. Eh bu zarif isteğe karşı koymak da mümkün değil. Açtım dosyaları, baktııım baktııım baktıııım. Var tabii o fotoğraflardan ama ben bu güzelim yeşil kâsemdeki salatada karar kıldım. Yani tamam hava buzzz gibi. Bu havada insanın canı sıcacık çorbalar çekiyor daha çok. Aslında dün yaptığım brokoli, havuç, yerelması çorbamın fotoğrafını çektim. Hem de nergisler arasında. Çorbanın özelliği peyniraltı suyuyla pişmiş olması idi. Hindistan'ın ünlü baharat karışımı "garam masala"dan eklemiştim bir çay kaşığı. Hoş sebzelerin tadını baskıladığı için bir dahaki sefere garam masala koymam ama bu haliyle de kendine has bir çorba olduğunu söylemeli. Gelelim fotoğraftaki salataya. Buğday ve yonca filizi ile şifalanmış marullu, bademli, avokadolu bir salata. Hani kışın bedene lazım olan vitaminleri içeren, sağlık küpü bir salata. Bu güzelim salata beğendi ise Esma hanımcığıma ve sağlık dileklerimle tüm güzel yürekli dostlarıma armağan olsun. İçinizi ısıtacak güneşli bir gün dileğiyle.
02 Ocak 2013
Nefes
Dostlarımın güzel yeni yıl dileklerini aldım, şükrettim ancak onlara çoğu zaman yanıt veremedim. Ne diyeceğime karar verememiştim çünkü. Dün sabah erken bir saatte pazara gitmek üzere sokağa çıktığımda her tarafın boş ve sessiz olduğunu gördüm. Issızlığın tadını çıkarırken çiçeğe durmuş yediveren limon ağaçları ve artık çiçekleri geçmek üzere olan yeni dünya ağaçlarıyla selamlaştım, onların güzelim kokusunu içime çektim. Sonra beyaz bir kedi gördüm, sokaklar bana kaldı dercesine dolanıyordu. Ardından trafik gürültüsü yok yaşasın diyerek şakıyan muhabbet kuşlarının neşesine katıldım. Alıştığım yollardan geçip pazara vardım, ya kurulmadıysa diye endişelenerek. Ne de olsa yılın ilk günüydü ve herkes sıcacık yatağında yatarken... Neyse ki pazar kurulmuştu. İlk aldığım şey mis kokulu nergisler oldu. Onları muzcuya emanet ettim, dönüşte muzla birlikte alırım diye. Sütçüme gittiğimde bir nenenin fotoğrafta gördüğünüz katmerli nergisleri getirmiş olduğunu görüp ondan da dört demet aldım. "Bunlar olmasa gelmeycektim" dedi. İyi ki gelmişin nenem dedim. Alışverişimi tamamlayıp eve geldiğimde artık ne mesaj vermem gerektiğini biliyordum. Her ne yaşarsanız yaşayın, şu bir dal nergisin yaşama sevincini hatırlayın. Siz de onun gibi yaşama tutunabilir, sevincine ortak olabilirsiniz. Aldığımız her nefes çok kıymetli. Nefesinize iyi bakın olur mu?
06 Aralık 2012
Beyaz hindiba yatağında...
Geçen yazıda size kısaca beyaz hindibadan bahsetmiş, salataya eklediğimi anlatmıştım. Ama bir kaç arkadaşım onu tabak olarak da kullandıklarını söyleyince, peki öyleyse, buyrun size "eh işte birazcık yaratıcı" bir tarif dedim. Yok tabii onlara söylemedim, size söylüyorum. Bir zorluğu yok aslına bakarsanız, dünyanın en kolay atıştırmalıklarından biri bu ama... Ne yaptım? Bir gün önce dikenli kabakları soyup dilimledikten sonra yağlı kağıt üzerinde fırınlamıştım. Nasıl lezzetli, nasıl tatlı olduğunu anlatamam bu dilimlerin. Ne tuz, ne yağ ne başka bir şey. Ben öylece yiyor ve bir türlü doyamıyorum bu dilimlere. Beyaz hindibanın düzgün dış yapraklarını yıkayıp bir tabağa dizdim. Üzerlerine ikişer dilim fırınlanmış dikenli kabak koydum (soyunca dikeni falan kalmıyor tabii). Bir elmayı kabuğuyla dilimleyip kararmasın diye limonlu suya attım, elma dilimlerini ve segmentlerine ayırdığım portakal dilimlerini dikenli kabakların üzerine yerleştirdim. Geçen hafta Nazlı ile parkın kenarında yürürken aa o da ne, yerde ufak pikan cevizleri görüp başımızı kaldırdığımızda nefis bir pikan ağacıyla karşılaşmıştık. Bunca zamandır geçerim yanından, orada bir pikan ağacı olduğunu farketmemişim. Bir avuç pikan cevizi toplamış, eve gelip onları kırmıştım. Hadi süs olsun diye onları da üzerlerine serpiştirince oldu işte. Sonra tabii teker teker yedim. Yalanarak, yutkunarak, sevinçten gülümseyerek...
01 Aralık 2012
Beyaz Hindiba
Beyaz hindiba da nedir dediğinizi duyar gibiyim. Diyor musunuz? Diyorsanız anlatayım:
Beyaz hindiba, tesadüfen Belçika'da keşfedilen bir tür hindiba. Hani şu bildiğimiz ot var ya, hindiba, onun gibi ama değil de. Eskiden hindiba kökleri kahve alternatifi olarak üretilip satılırmış. Kavrulan hindiba kökleri kahveyle karıştırılarak içilirmiş. Sonra bir gün, Belçikalı bir üretici karanlık ve ılık bir depoda unuttuğu hindiba köklerine bakmaya gittiğinde bir de ne görmüş, kökler filizlenmiş. Tadına bakmış. Hmmm... Hiç de fena değilmiş. Sonra bakmışlar ki bu güzel bir salata malzemesi, üretimine başlamışlar. Bugün Belçika, Fransa ile birlikte dünyanın en önemli beyaz hindiba üreticilerinden biri. Bir süredir Türkiye'de de üretiliyor(muş) beyaz hindiba. Sevgili arkadaşım Lalehan yakın bir zamanda bu bilgiyi verince pek sevindim ve hemen tatmak istedim. Nomad Tarım beyaz hindiba üreticisi firma. Sıkı durun, kuşkonmaz da yetiştiriyorlar. Ne kadar sevindiğimi anlatamam. Beyaz hindibaların üç tanesini fırınlayarak tüketmeyi seçtim. Yıkadıktan sonra ortadan ikiye kestim, soya sosu, bal ve zeytinyağından oluşan sosu her birinin üzerine sürüp 200 derecede 15-20 dakika kadar fırınladım. Soya sosunun tuzuyla bal hindibanın hafif acı tadıyla birleşince ortaya pek hoş bir lezzet çıktı. Bugünlerde salatalarıma doğruyorum. (Ortalarda gördüğünüz ince beyaz şeritler beyaz hindiba şeritleri.) Salatanın tadını artırıyor. Yukarıda Nomad Tarım'ın linkini verdim. Girerseniz beyaz hindiba hakkında gerekli tüm bilgileri (nasıl kullanılır, nerelerden bulunur, neye benzer) bulacaksınız. Hadi bir de siz tadın. Daha önce tattıysanız veya beyaz hindibalı tarifleriniz varsa düşüncelerinizi paylaşır mısınız? Afiyet olsun! (Salatadaki mısır çok enteresan, "dondurulmuş ve kurutulmuş mısır". Princeton'da girdiğim çok enteresan bir baharat dükkanından, Savory'den aldım. GDO değildir değil mi bu mısırlar dedim, bilmiyorum dedi mağazadaki görevli. Kararsız kaldıysam da merakıma yenildim, ufak bir paket aldım.)
21 Kasım 2012
Her gün evde kahve keyfi
Geçen bahar bir hastalığa tutulmuştum. Antalya'nın en iyi capuccino'sunu yapan yeri bulmak gibi garip bir hedef edinmiş, fellik fellik capuccino yapan yerleri gezmeye başlamıştım. Eskiden kahveyi sadece yurt dışı seyahatlerinde içen ben (çaycıydım çünkü), birdenbire kahve delisi haline gelmiştim. Ara tara çoğunun öyle pek matah olmadığını görmüştüm. Düşünün yani, o garip renkli kokteyl şuruplarından koyana bile rastladım. Kahvenin asaletine aykırı düşüyordu. Yüzümü buruşturdum. Bulaşık suyu kıvamında kahveler de gördüm tabii. İçemedim. Öyleydi böyleydi derken ben bir kahve fanatiğine dönüştüm. Eskiden de kahve severdim ya bir dönem içtiğim kahveler midemi bulandırınca soğumuştum kendilerinden. Oysa hakkıyla yapılmış (tabii buna kahvenin kalitesi de dahil) bir kahvenin hakikaten kırk yıllık hatırı var. Sonunda -yani Antalya'da iyi capuccino yapan yer bulamadığımdan, bulduğum da pahalı geldiğinden- bu işe el atmaya karar verdim. Normalde iddialı bir insan değilimdir ama kahve konusunda iddialıyım: Antalya'da en iyi capuccino'yu ben yapıyorum. Neden mi, çünkü günde tek bir tane yapıyorum. Yani zoraki değil, bilakis, keyif ve heyecanla yapıyorum. İkincisi, çok kaliteli, kıvamında kavrulmuş kahve kullanıyor, kahveyi de günlük olarak kendim öğütüyorum. Uzmanlar kahvenin taze öğütülmesi gerektiğini söylüyor ki haklılar. Baharat gibi kahve de öğütüldükten sonra hızla yitiriyor aromasını. Ocak üzerinde buharla kahve yapan mekanik aleti kullanıyorum. (Şu fotoğrafta gördüğünüzün biraz daha eskisi. Kahve pişirme aletim Işıl'dan kalma, kullanmama izin verdiğin teşekkür ederim Işıl'cığım!) Pilli süt köpürtücüm var. Sütü önce kaynatıyor, sonra fincanda köpürtüyor, kahveyi de üzerine döküyorum. Bazen bana sürpriz yapıyor kahvenin son damlaları ve ortaya bir kalp çıkıyor. Tamamen tesadüf. Ya da belki değil. Belki bana, "teşekkür ederim, seni seviyorum" diyor kahvem. Asıl ben onu seviyorum. Her gün öğle yemeğinden sonra bir fincan içtiğim kahveyle aramız pek sıkı fıkı da işin kötüsü kendimi çaya ihanet etmiş gibi hissediyorum.
13 Kasım 2012
Eve dönmek ne güzel
Eve dönmek ve... Aaa o da ne çan sesi geliyor. Resmen kilise çanı çalıyor. Neredeyim ben allahaşkına? Pardon, televizyondan geliyormuş. İZ TV dinliyorum da bir yandan! Eve dönmek pek güzel evet. Fakat dönüp de dolabı bomboş bulmak pek o kadar sevindirici değil. İlk sabahki kahvaltımızda sadece annemin Burhaniye'den, benim New York'tan getirdiğim iki peynir, zeytin, tereyağı ve annemin ayva marmelatı var. Pek o kadar da az değilmiş gibi görünüyor bakıldığında ya bizim kahvaltı soframız hep rengarenk olur. Mevsimine göre, domates, salatalık, biber, avokado, siyah ve yeşil zeytin (yeşiller benim yapımım tabii), başta maydanoz olmak üzere yeşillikler, bazen omlet... Ben kahvaltıda tatlı yiyemem. Dolayısıyla marmelat ilgi alanıma girmiyor. Tereyağını da pek tercih etmem. Ekmeğin üzerine sürecek bir şey olmayınca söylene söylene yağ sürdüm. Aslında insanın bu kadarına bile sahip olması şükran duyulacak bir şey. İnsanoğlu işte, bulduğuyla yetinir mi. Meğer sadece kahvaltılık sorunu yokmuş evde. Ne sebze var ne salata malzemesi. E ben ne yiyeceğim? Kaç gündür karbonhidrat ağırlıklı beslenmişim. Midem küsmüş birazcık. Onu şenlendirmek, neşelendirmek lazım. Öyle yorgunum ki, çıkıp alış veriş edecek halim yok. İmdadıma buzdolabında bekleyen baklagiller ve "kuruluklar" yetişti neyse ki. İlkbaharda Gaziantep'ten getirdiğim kabuklu mercimeği çıkardım. Baktım biraz kurutulmuş patlıcan ve sevgili Kevser hanımın (Burhaniye'den komşum, güzel yürekli okurum) armağanı kuru domatesler var. Neyse ki sepette 3 tane kuru soğan varmış. Zeytinyağsız ise çok şükür hiç kalmayız. Hemen bir soğanı doğradım, az zeytinyağı, tuz, sevgili Bilge'nin armağanı "Osmanlı baharatı" (Mısır Çarşısı'nda bulunan Ucuzcular'dan daha önce bahsetmiştim), ufak doğradığım kuru patlıcan ve domatesler de eklenince ortaya pek nefis bir yokluk yemeği çıktı (yokluk muuu? Dalga mı geçiyorsun?) Yanımda yabani pirinç ve esmer basmati pirinci getirmiştim. Onlarla da yağsız bir pilav yaptım (haşladım yani, az tuz ve az zeytinyağı ilavesiyle), eh daha ne olsun? Dün böyle geçti. Bugün ise güzelim pazarıma merhaba dedim. Ve sonbahar bereketine. Pazarlar bir başka yazının konusu olsun. Şimdilik hoşgördüm demekle yetineyim en iyisi.
08 Kasım 2012
Comfort food
Önce yardımınızı istiyorum. "Comfort food"u Türkçe'ye nasıl çevirebilirim? Rahatlatan yiyecek, huzur veren yiyecek? Bilemedim. Şimdi yanımda bir tane lokumcuk Leyla uyurken huzurla, ben ne yesem, ya da yemesem, ne yazsam, ya da yazmasam huzur bulurum elbet. Heyhat, Leylacıkla son 3 günümüz. Mayacıkla da. Sonra evli evine, köylü köyüne. Halanın memleket pazarlarını tavaf etme, zeytin kırma, yoğurt mayalama, peynir yapma, ekmek yoğurma, yine daha küçük porsiyonlarla beslenmeye çalışma, yeni yaratacağı yemekleri yeni mini Japon tabaklarında fotoğraflama, bisikletine binip kenti turlama, arada kahve kaçamakları yapma vakti geldi. Leylacık da büyümeye devam edecek elbet. Bir yeğenlik hasret ikiye katlanarak... Of, hasretlik ne kötü şey! Neyse ne diyordum. Comfort food'dan nereye geldik. Fotoğraf çok güzel değil farkındayım ama hava kararmaktaydı çekerken. Üstelik kar yağıyordu! Bütün akşam yağmaya devam etti. Yılın ilk karı. Bu sene belki görüp göreceğim tek kar? Bense yıllar önce bir meditasyon eğitiminde alıştığım bu nefis şeyi yapmıştım. Anlatayım. On gün süren bir sessiz meditasyon kampına katılmıştım. Şartları zorlayıcı şeyler arasında bir de öğle yemeğinden sonra yemek yenmemesi vardı. Ben ve yemeksizlik. Panik! Oldum tabii. Akşamüzerleri çay veriyorlardı. 5 gibi. Neyse ki yeni öğrenciler çayın yanında bir meyve yiyebiliyor. İsteyene bir patlak pirinç üzerine fıstık ezmesi sürüp veriyorlar. Çayın yanında bal var, meyve olarak muz da. Ben de kendime o kıymetli tek pirinç patlaklı çıtırla nefis bir sandviç (hatta pasta) hazırlıyor, çayımın yanında yiyordum. Dün birden canım çekti, yeniden yaptım. Hadi dedim iyisi mi ben bunu fotoğraflayıp bloga koyayım. Esma hanımcığım zaten blogunuzu ihmal ediyorsunuz demiş, onu mu kıracağım. Değil mi Esma hanım?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







