08 Kasım 2012

Comfort food

Önce yardımınızı istiyorum. "Comfort food"u Türkçe'ye nasıl çevirebilirim? Rahatlatan yiyecek, huzur veren yiyecek? Bilemedim. Şimdi yanımda bir tane lokumcuk Leyla uyurken huzurla, ben ne yesem, ya da yemesem, ne yazsam, ya da yazmasam huzur bulurum elbet. Heyhat, Leylacıkla son 3 günümüz. Mayacıkla da. Sonra evli evine, köylü köyüne. Halanın memleket pazarlarını tavaf etme, zeytin kırma, yoğurt mayalama, peynir yapma, ekmek yoğurma, yine daha küçük porsiyonlarla beslenmeye çalışma, yeni yaratacağı yemekleri yeni mini Japon tabaklarında fotoğraflama, bisikletine binip kenti turlama, arada kahve kaçamakları yapma vakti geldi. Leylacık da büyümeye devam edecek elbet. Bir yeğenlik hasret ikiye katlanarak... Of, hasretlik ne kötü şey! Neyse ne diyordum. Comfort food'dan nereye geldik. Fotoğraf çok güzel değil farkındayım ama hava kararmaktaydı çekerken. Üstelik kar yağıyordu! Bütün akşam yağmaya devam etti. Yılın ilk karı. Bu sene belki görüp göreceğim tek kar? Bense yıllar önce bir meditasyon eğitiminde alıştığım bu nefis şeyi yapmıştım. Anlatayım. On gün süren bir sessiz meditasyon kampına katılmıştım. Şartları zorlayıcı şeyler arasında bir de öğle yemeğinden sonra yemek yenmemesi vardı. Ben ve yemeksizlik. Panik! Oldum tabii. Akşamüzerleri çay veriyorlardı. 5 gibi. Neyse ki yeni öğrenciler çayın yanında bir meyve yiyebiliyor. İsteyene bir patlak pirinç üzerine fıstık ezmesi sürüp veriyorlar. Çayın yanında bal var, meyve olarak muz da. Ben de kendime o kıymetli tek pirinç patlaklı çıtırla nefis bir sandviç (hatta pasta) hazırlıyor, çayımın yanında yiyordum. Dün birden canım çekti, yeniden yaptım. Hadi dedim iyisi mi ben bunu fotoğraflayıp bloga koyayım. Esma hanımcığım zaten blogunuzu ihmal ediyorsunuz demiş, onu mu kıracağım. Değil mi Esma hanım?

23 Ekim 2012

Evde hiç bir şey yok derken

Kimileriniz duydunuz çoktan. Minik bir Leylamız var artık. Maya'cığımın kardeşi. Yeni, tazecik yeğenim. Işıl ve Cem'in ikinci kızları. 11 günlük kızımız. Daha yeni yeni alışıyor evine, ailesine. Herşeyden öte bu dünyaya. Ona kalsa geleceği yoktu ya artık zamanı geldi diye kapısını çaldık, bu tarafa davet ettik. Kırmadı geldi. Anneciğinin kucağında uyuyor kuzucuk. Karnı tok, altı temiz, sıcacık bir kucakta. Daha ne istesin. Ben de elimden geldiğince onlara yardım etmeye çalışıyorum. Akşamları sağlıklı yiyeceklerden oluşan bir sofra kurmaya çalışıyoruz. Koca bir çanak salatamız mutlaka oluyor. Bazen çeşidimiz çok olsa da kimi zaman evde yemek yapacak pek malzememiz olmuyor. Öyle zamanlarda eyvah ne yapacağız derken aklıma kıyıda köşede kalmış malzemeler geliyor. Dün de öyle oldu. Bir anda kavanozda bekleyen kinoayı anımsadım. Sebzelikte maydanoz vardı. Hmmm... kinoadan kısır olmaz mı? Olur elbet. İyi de sadece kinoa ve maydanoz mu kullanacağım? Susam kavurdum biraz. İki havuçla dolapta bekleyen yarım jicama'yı rendeledim. Jicama Latin Amerika ülkelerinde kullanılan sulu, elmamsı tadda bir kök sebze. Salatalara ayrı bir tat katıyor. Çok seviyorum tadını. Kinoayı haşladım. Kasede tuz, zeytinyağı, limon suyu ve bir diş rendelenmiş sarımsağı karıştırdım. Kinoayı ekledim, sosu çeksin diye biraz beklettim. Havuçla jicamayı rendeleyip ekledim. Maydanoza biraz da yapraklarıyla körpe kereviz sapı ilave ettim. Hepsi karışınca susamlar da karıştı diğer malzemeye. Hepimiz pek sevdik. Sık sık kinoa yiyelim dedi Işıl. Cem dedi neden? Çok besleyici de ondan dedi Işıl. Tamam dedim, ben size değişik şekillerde hazırlarım. Burada olduğum sürece tabii...

10 Ekim 2012

Tatlı bir buluşma

Ne çok oldu yazmayalı. Ne çok şey oldu yazmayalı. Aslında pek bir şey olmadı yazmayalı. Yani ben hala aynı benim. Kilo almadım, kilo vermedim, biraz yaşlandım evet ama sağlık durumumda bir değişiklik olmadı. Yürüdüm, yedim, içtim, yeni yerler gördüm, yeni dostlar edindim, yeni anılar ekledim gitgide büyüyen anılar kutusuna, fotoğraflar çektim ve işte yine buradayım. Bu zaman zarfında yazacak hiç mi zamanım olmadı? Oldu elbet ya ne yazacağımı bir türlü bilemedim. Kelimelerim bitti demiştim. Geri geldiler aslında. Yine buluştuk çok şükür ama o kelimelerin hangilerini biraraya getirip Mutfakta Zen ipine dizeceğimi bilemedim. Fotoğraflardan da bana seslenen olmadı. Hey sen, beni sitene koy demedi hiç biri. İşte bu akşam oturmuş son zamanlarda çektiğim fotoğraflara bakarken bu tatlı bütün diğer arkadaşları adına öne çıktı ve cılız bir sesle, "benimle merhaba diyebilirsin dostlarına" dedi. Bir arkadaşım var, çok güzel bir kadın. İçi de güzel dışı da. Zaten yüreğinin güzelliği yüzüne yansıdığı için ne kadar iyi ve tatlı bir insan olduğunu görür görmez şıp diye anlıyorsunuz. Adı Hülya. Muhteşem fotoğraflar çekiyor. Fotoğraflarının olduğu bir kitabı almış dahi olabilirsiniz. İşte bir gün Hülya ile buluştuğumuzda bu nefis Nutellalı krep pastasını paylaştık. Ben çay içtim o kahve. Çünkü kahvemi zaten içmiştim. İkinci bir kahve çekmiyordu canım. Ne güzel sohbet ettik. Doyamadık sohbete ya onun gitmesi gerekiyordu. Yeniden buluşalım dedik, kucaklaştık ayrıldık. Bir ayrılış anısı bir buluşmaya vesile oldu. Pamuk şeker renginde bir fotoğrafla merhaba diyorum size. Yeni bir güne başlarken pamuk şeker gibi hülyalı bir gün de dileyebilirim böylece dedim. Bir taşla iki kuş... Merhaba!

10 Eylül 2012

Böyle geçti bir yaz

İlk günler bahçede adam boyu olmuş otları yolarak; aralarından çıkan her bir domatese, salatalık ve bibere sevinerek; aaa kabak çıktı, aaa bamyanın çiçeği ne güzel, Zübeyde iyi ki hatmi dikmiş, ne güzel pembe pembe açıyor; iyi de bu ne kabağı; sen vermiştin ya tohumunu; aaa hakikaten, ben Tayland'dan getirmiştim o tohumları, Tayland kabağı bunlar, ne güzel bir tatlı yapıyorlar bu kabakla, ben gitmeden olsa da yapsam; Zübeyde nerdesin ayol, yoğurdum bitti yoğurt mayalayacağım; saat 8 miii, tüh geç kalacağım pazara; oh börekle kahvaltı etmek ne güzel; ya lütfen siz vermeyin parasını, borçlu hissedeceğim şimdi kendimi (çaycının karşısındaki terziyle muhabbetimiz); nasıl yani kaç senelik müşterine getirmiyorsunuz da İstanbul'daki bir hanıma mı yolluyorsunuz bütün domatesleri ben kaç haftadır bekliyorum, aşkolsun bak başkasından alacağım (Fatma ve Burhan'la muhabbet); offff taze ceviz çıkmış (ve akşamüzerleri bahçeye inen merdivenin başında oturup ceviz kırma, ayıklama ve yeme sefası); pazarın bütün bereketi üzerinde, tam da ben giderken, olacak şey mi; denize girsem mi girmesem mi ama çok işim var, bütün kış arayacağım bu anları biliyorum ama; çok işim var, çok işim var, çok işim var; yazı yazmaktan yoruldum, bittim hakikaten bittim, beynim oyuldu, içimde kelime kalmadı, ama az kaldı, dayan biraz daha dayan; bir hafta kaldı, beş gün, üç gün derken gidiş vakti geldi çattı; giderken işi teslim edip el sallayacağım; Burhaniye'ye de vedam bu, pazarcılarımla da helalleştim bugün ve yaz bitti. Şimdi gitmek vakti.

22 Ağustos 2012

Salça vakti

Aslında daha yoktu niyetim. Biraz daha beklerim diyordum. En azından bayram sonrasını. Her hafta yaptığım gibi, sabah erkenden kalkmış, pazara gitmiştim. Tabii pazar öncesi ritüelimi gerçekleştirdikten sonra. Alışveriş yaparken İtalyan tipi uzun domateslerin kilo fiyatının 75 kuruşa çıktığını görünce ooo dedim, zam gelmiş. Bitiyor abla, kalmadı tarlada demez mi? Bende paçalar tutuştu tabii. Eyvah salça? Pazar çantam doluydu ya mecbur domatesle biber de alınacak. Aldım geldim. Hemen giriştim işe. Bizde öyle büyük tencere pek yoktur. Olan en büyük iki tencereyi koydum ocağa. Hemencecik biberlerle domatesleri yıkadım, biberlerin çekirdeklerini ve saplarını çıkardım, domateslerin sapla birleşen yerini çıkarıp attım. Hepsini irice doğradım, tuzuyla birlikte ocağa. Fokur da fokur kaynadılar. Baktım hepsi yumuşamış. Aldım ateşten. El blenderiyle bırt bırt bırt... İlk işlem tamam. Kaplara pay edip güneşe. Üzerini örttüm tabii. Börtüsü var böceği var. İlk günler rüzgar yok. Baktım köpürüyor. Kızmış bana besbelli, neden rüzgarsız günde salça kaynatırsın der gibi. Ne bileyim ben rüzgarın ne zaman eseceğini? Neyse dualarım yanıt buldu, geldi poyrazımız geri. Vuv....vuvvvv.... O esti salça suyunu çekti, o esti salça suyunu çekti. Tabii arada karıştırdım. Üzeri kabuk bağlıyor çünkü. Sonra bir gün baktım kıpkırmızı salçam iyice koyulaşmış. Benim işim bitti, anneme teslim ettim kavanozlara koysun diye. Artık bundan sonrası onun işi.

16 Ağustos 2012

Küçücük alanda

Yazın daha iyi besleniyorum, bu kesin. Bir minik bahçe bana ne çok mutluluk yaşatıyor. Bir salatalığı dalından koptuktan üç dakika sonra yemek, sıkış tepiş dalların arasından kızarmış, hatta çatlamış pembe domatesler bulmak, kabı elime alıp salata için bolca semizotu (çünkü ben yazın toprak olan her yerde Omega-3 görüyorum!), az biraz maydanoz (ahhh ahhh, bu yaz maydanozlar bana küs), yeni büyümekte olan rokalardan (hem de seyreltmiş oluyorum), ipecik, kadifecik marullardan toplayıp salatamı yapmak... Sonra bedenimi çalıştırmak, ot yolayım, bahçe sulayayım bahanesiyle. Mesela bugün, bahçeyi otlardan arındırıp (salatalıkların altındakileri yolarken nerede salatalık var onu da gördüm, işte o üç dakika içinde yediğim salatalığı da böyle buldum) suladıktan sonra oh be dedim, bugün yemeğimi hak ettim. Alnımın teri aktı toprağa, elimin tersiyle sildim. Pek bir gururlandım. Bugün işe yarar bir şey yaptım. Bahçe hala deli kızın çeyizi gibi ya olsun ne gam. Ben iki salatalık, iki domates, üç beş biber kopardım, koca bir tas salatalık malzeme çıkardım, hatta kaynattığım salçayı da bahçenin ortasına, en güneş alan yere yerleştirdim. Bugün yastığa başımı koyarken daha bir içten şükredeceğim sanki. Gerçi ne kadar minnet duysam az ya.

21 Temmuz 2012

Yaz gelmiş

Ben galiba yazın geldiğini ancak Burhaniye'ye geldiğimde anlıyorum. Deniz burnumun dibinde olduğunda; dalından domates biber topladığımda; bahçeden ot yolup "oh, güzel oldu dediğimde"; kahvaltılarımız iyice renklendiğinde (hoş Antalya'dayken de renklendirmiştim ya); sabahları süt alabilmek için Zübeyde'nin yolunu gözlediğimde; pazartesi sabahları erkenden uyanıp pür telaş pazara gitmek için hazırlandığımda; haftalık börek seansım için pazar öncesi börekçime gidip 1.5 tl'lik börek istediğimde; böreğimi alıp 50 kuruşa çay veren çaycıya gittiğimde; kahvaltımı edip pazara yürüdüğümde; önce Burhan'la Fatma'yı ziyaret edip onlarla hoşbeş edip, ne getirdilerse aldıktan sonra diğer tezgahlara seyirttiğimde; eli kolu dolu bir şekilde pazardan dönüp onlara sevgiyle baktığımda; içme suyumu kasabadaki çeşmelerden doldurduğumda; öğle yemeğinden sonra kısa bir şekerleme yaptığımda; rüzgarın sesi Ağustos böceklerininkine karıştığında; yürümem lazım, yüzmem lazım, güneşe çıkmam lazım diye içim içimi yediği halde bilgisayar başında çalıştığımda anlıyorum.