06 Ağustos 2008

Pekmezli Çıtır Harçlı Şeftali

Zengile dost haber vermese haberdar olamayacaktık. Teşekkürler Zengile dost. Ve tabii size daha çok teşekkür sayın Haşmet Babaoğlu. Bu sıcakta ferahlamak için Mutfakta Zen'e uğradığınız için. Önceden haber vereydiniz size şöyle serin içecekler sunardık.
Galiba yangından yangına epriyip yıprandığı için gönül,
serinlemek zor,
gitmek imkansız,
kalmak daha da beter.
*
Bugünlerde mutfak bana haram. Sadece ve sadece bilgisayar karşısında oturup çalışmam, çalışmam, çalışmam gerekiyor. Mutfak da sadece dolaptan bir soda veya bir bardak su almak, kahvaltı hazırlamak (bizim evde o benim görevim), öğleden sonraları ise çay demlemek için girdiğim bir yer olmak zorunda. Arada meyve de yiyorum. Neyse ki onları pişirmem gerekmiyor. Yoksa iştahım yerinde çok şükür. Verseler bloglardaki herşeyi yiyebilirim. Hele de çayın yanında. (Vermeyin vermeyin.)
*
Bu tatlıyı 8 Ekim 2007 tarihli günceye yazmışım. Turunç Kokulu Düşler'e o tarihle kaydedilmiş. Hatırlıyorum o günü. Gerçekten güzel değildi şeftaliler. Buzhaneden gelmeydi besbelli, "Ekim şeftalisi"nden ne bekliyorsun ki kadın! Öylecene yemek gelmemişti içimden. Bari tatlıya dönüştüreyim dediydim. İyi ki de demişim. Pek kolay ve pek güzeldi. Hele de bu tatlı için aldığım Akdeniz Pastanesi'nin "yanıksı" dondurmasıyla bir yakıştı ki, sormayın. Sadece 3 şeftali kullandım. Üzeri için bir su bardağı yulaf ezmesini üçte bir bardak keçiboynuzu pekmezi, bonkör davranıp yarım bardağa yakın elimle parçaladığım cevizleri (badem miydi yoksa?), 50 gram kadar oda sıcaklığında tereyağı ve bir çay kaşığı da tarçın koymuştum. Hepsini karıştırıp şeftalilerin hafifçe oyduğum içlerine pay etmiş, fırınlamıştım. Sıcakken daha, üzerindeki dondurmayı eritirken sıcaklığıyla...
(Bugünlerde yorumlara yanıtlar çok kısa ve özet, tamamen iş yoğunluğundan, affola!)

04 Ağustos 2008

Bir basit yaz yemeği

Bizim basit yaz yemeği NTV'nin "yeşil mutfak"ına girmiş. Ayşen hatun söylemese haberim olmayacaktı. Bu tarif ve mutfakta pişen diğer tarifler için buraya bakınız.
*
Kaç gündür yanıyor Antalya'nın Manavgat/Serik civarındaki ormanlar. Ağaçlar da, hayvanlar da, evler de, tarlalar da yanıyor. Hani eski bir şarkı vardır, "bir kıvılcım düşer önce, büyür yavaş yavaş" diye başlar. İşte onun gibi, bir kıvılcım büyümüş binlerce ağacı yakmış. Yanmamak, yıkılmamak elde değil. Seyretmek, seyirci kalmak ise hepsinden beter. İşte bunun için Evren tüm duyarlı komşuları, okurları yardıma çağırıyor. Ona da yazdım. Elbette yardım boynumuzun borcu ancak yardımın nasıl olacağı, kimler tarafından toplanıp nasıl ihtiyaç sahiplerine iletileceği çok önemli. Ben bu konuya şüpheyle yaklaşanlardanım. Doğrusu belediyelere de, yardım kuruluşlarına da (bildiğim, güvendiğim isimlerin dışında) çok güvenemiyorum. Bunu Evren'e de belirttim ancak yardım isteğini de karşılıksız bırakmaya gönlüm elvermedi. Evren Serik Belediyesi'ni arayıp yardımların nasıl aktarılabileceğine dair bilgi alacağını yazmış sitesinde. Ben de sizi kendisine yönlendiriyorum. Dilerim tüm yardımlar evini, köyünü, tarlasını, hayvanını yitirmiş orman köylülerine ulaşır. Dilerim hepimiz en az bir ağaç dikerek yurdumuzun ağaçlandırılmasına katkıda bulunuruz. Dilerim başka yangınlar yakmaz ormanları, yürekleri. (Evren bana yazdığı notta kendisi ve arkadaşlarının belediye ile birlikte hareket ettiğini ve toplanan her şeyin listesini yapıp belediyeye öyle teslim ettiklerini söyledi. İhtiyacı olan kişilere de birlikte dağıtacaklarmış. Teşekkürler Evren, hepinizin ellerine sağlık!)

Bir basit yaz yemeği.
Daha ocaktan inmedi bile.
Kokusu geliyor burnuma.
Hile yaptım,
pişmeden fotoğrafladım.
Bir basit yaz yemeği işte.
Üç beş kabak,
iki tazece patates,
bol soğan,
ah sarımsak koymayı unuttum,
durun hemen ekleyeyim.
Bugün pazardan alınma
kırmızı etli biber.
Bir tanesi yeter de artar bile.
İşte size bir güzel yaz yemeği,
renkli,
lezzetli,
doyurucu...
(Oh neyse,
yetiştim, sarımsağını ekledim.
Tam altı diş. Bayılırım!
Olmuş aslında. Pişmiş yani.
Tabağıma koydum. Biraz soğusun,
afiyetle yiyeceğim.)

01 Ağustos 2008

Böğürtlenle incir bir gün...

Böğürtlenle incir bir gün yanyana gelmişler...diye başlayabilirdim. Başlayabilirdim ya sonra ne diyecektim? Başlayacaktım masal anlatmaya. Takıldığım yerde Bir Ot Masalı'na danışacaktım:
"Masallara konu oldu, Ezop’un diline düştü böğürtlen: Köknar ile böğürtlen bir gün çekişiyorlarmış. Köknar övünerek demiş ki: “Bak ben ne güzelim, boyum ta nerelere yükseliyor! Tapınakların çatılarını, gemileri hep benden yaparlar. Sen mi benimle boy ölçüşmeye kalkışacaksın? Ben neredeyim, sen neredesin.” Köknar böyle deyince böğürtlen bakmış: “Sen baltayı da testereyi de unutuyorsun galiba; yoksa sen de bencileyin bir böğürtlen olmak isterdin!” Bu hikayeden kimin ders çıkarması gerektiği bilinmez, ama övünmeye de gelmez." (sf.56-57)
Oysa ben bu fotoğrafı yine Edremit Pazarı'nda çektim. Ezop'a ne gerek, değil mi ama? İki güzel yörük kadın toplamış dağlardan. Fereceleri de sırtlarında. Bizim buralarda kadınların giydiği siyah pardesüye ferece diyorlar. Bazen bebelerini sırtlarında onunla taşıyorlar, bazen de yüklerini taşımak için çuval oluyor ferece. Çok amaçlı bir giysi anlayacağınız. Bozuk para yok, kimseler bozmaz. Bari onlardan incir alayım dedim ama elli lira bozacaksınız. Korktular bir. Meğer bir keresinde bir kadın sahte para vermiş onlara. Elli lira dediğin ne ki değil mi? Onlar için değil ama...

30 Temmuz 2008

Edremit Pazarı

Söze gerek var mı?
Bence yok.
Hikaye anlatmak da gerekmez.
Bu tezgahta bir insanın hayatı var.
Sevinçleri,
acıları,
üzüntüleri,
heyecanları,
beklentileri...

Oysa kabaca bir bakışla,
bu tezgahta incir var,
kelek var,
tarhana var,
sabun var,
zeytin var,
zeytinyağı var.
Sadece bakıldığında, ne kadar basit görünüyor değil mi?

29 Temmuz 2008

Nazar

Eklemece. Dün Mine'ciğim aradı, dedi ki, Turunç Kokulu Düşler'i bir hemşire hanıma hediye ettim. Hemen başladı okumaya, çok sevdi. Bendeki diğer kitaplarından da götüreceğim ama sürpriz, henüz bilmiyor. Mine benim en güzel dostlarımdandır. Gönlüboldor, eliboldur, yüreği kocamandır. Ondan bu sayfalarda önceleri de bahsettim, güzelim çiçekler, fideler yetiştirir, harika sabunlar yapar. Bunları Mine Flora'nın sitesinde görebilirsiniz. Dostlarının kitaplarını da listesine koyar ki Mutfaklardan Taşan Öyküler'den sonra Turunç Kokulu Düşler'i de ekleyeceğim, zaten kendime, kızıma ve gelinime ısmarlamıştım birer tane dedi. Canım kadın, sağolasın. Hatta bizim sevgili Münevver de oradan sipariş etmiş. (Seni ne kadar özlediğimizi biliyorsun değil mi Münevver'ciğim?) Böylece sanki dostları dostlarla buluşturup kaynaştırıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Bir kitap yazıyorsun, birilerini buluşturuyorsun. Dün kime dedim unuttum, yazarak paylaşmanın en güzel yanlarından biri bu bence. Dost kazanmak, dost buluşturmak. Bir başka güzel kadından daha bahsetmem lazım. Paluri Arzu Kal. Onun Laz mutfağına dair güzel yazısı (ve Paponi, yani Laz böreği tarifi) Mutfaklardan Taşan Öyküler'de var. Paluri aynı zamanda Lazuri sitesinin de editörü. Yazısını siteye koymuş, arzu ederseniz oradan okuyabilirsiniz. Diline, kültürüne sahip çıktığın, bunları paylaştığın için sana ne kadar teşekkür etsek azdır Paluri kadın!

Buraya bir nazarlık koymanın vakti gelmişti. Sarımsaktan ala nazarlık olur mu? Anadolu'nun hemen her köşesinde nazara, kötü ruhlara, cadılara karşı sarımsak asılır evin bir kenarına. Sarımsağın pek çok rolü vardır Anadolu insanının hayatında. Sadece nazara karşı değil elbet, akrebe, yılana karşı da kullanılır sarımsak. Dr. Yaşar Kalafat, soğan ve sarımsağa ilişkin inançları derlediği yazısında “Orta ve Güney Anadolu’da cinlerin soğan ve sarımsağa çok önem verdiklerini, cinlerin büyülemek istedikleri insanlara bolca altın ve gümüş dağıttıklarını, büyü bozulduğunda ise verilenlerin soğan ve sarımsak kabukları olduğunun anlaşıldığını” anlatır. Daha nice araştırma, yazı, anlatı vardır sarımsağa karşı. Hepsi de birbirinden ilginç.
Neden durduk yerde sarımsak? Nedeni bol. Bir tanesi Turunç Kokulu Düşler'i düzelti için elime aldığımda garipsediğim bir durum. Ben sarımsak olarak kullanmayı tercih ederim ancak yayıncım sarmısağın doğru olduğu düşüncesiyle (bugün artık TDK'nın sitesinde bile sarımsak doğru kabul edilse de) kitapların düzeltileri sırasında sözcüğü değiştiriyor. Oysa İletişim Yayınları bu değişikliği yapmıyor. Yani dikkatli bir okursanız ve iki kitapta farklı kullanım olduğu gözünüze çarparsa bilin ki bu benden değil yayınevi kurallarından kaynaklanıyor.
İkinci nedeni nazar, başlıkta da olduğu gibi. Son yıllarda öyle garip şeyler yaşadım ki, insan kötü yüreklerin, kötü gözlerin neler yapabileceğini daha iyi anlıyor. Önceki yazıya eklediğim bilgiler (ki Neval'ciğim açıklama yapmak zorunda değilsin ki demişti) biraz da bundan. Dileğim kötü gözlerin iyileşmesi, ama iyileşene kadar da kimseye zarar vermemesi.
Son olarak da Maya'cığımdan bahsetmek istedim kısaca. O da nazarlardan uzak olsun, bu sarımsaklar onun da nazarlığı olsun. Öyle tatlı oldu, öyle sevgi dolu, öyle etrafıyla ilgili ve akıllı ki, onunla geçen her an beynimize kazındı. Sonra öpücükler vere vere bırakıp gitti. Sağlıklı olsun, iyi ve mutlu olsun, biz uzaktan sevmeye de razıyız.

27 Temmuz 2008

Berlin'de çilekli düşler

Eklemeden edemedim. Kim duysa bu ne hız diyor. Hani kitaplar arka arkaya çıktı ya, ondan. Diğer kitaplarımı okuyanlar biliyor, son kitabım Aralık 2005'te yayınlanmıştı, aradan neredeyse 3 yıla yakın zaman geçmiş. Hele bir de her iki kitabın başlangıçlarının çok önceleri olduğunu düşünürseniz iki kitabın arka arkaya çıkmış olmasının tesadüften ibaret olduğunu görürsünüz. (Mutfaklardan Taşan Öyküler'in başlangıcı 17 Eylül 2003, Turunç Kokulu Düşler'inki ise aşağıdaki yazıda da belirttiğim gibi 19 Eylül 2002. İkisi de eylül ayında başlamış ama biri altı yıl, diğeri beş yıl önce.) Bir şey daha var, söylemeden geçemeyeceğim. İşin içinde olmayanlar kitap yazarak iyi para kazanıldığını düşünür hep. Oysa ancak kitapları çok satan yazarlar (en az 10-15 bin) makul bir gelir elde ederler. Türkiye'de yazara verilen telifler çok düşüktür. Yazar hemen her zaman yayınevinden de, dağıtımcıdan da, kitabevinden de az kazanır. Kitaplar ya bin adet basılır, ya iki bin. O kadar kitaptan alacağınız telifle ne köy olursunuz, ne kasaba (kitabınız yeni baskılar yapmaz ise). Hele de tek gelir kaynağınız yazmaksa ve tüm hayatınızı bu işe adadıysanız yazarak geçinebilmek için sürekli yazmak, sürekli üretmek zorundasınız. Bazen teliflerinizi aylar sonra alırsınız, hatta hiç alamadığınız durumlar da olur (şu an artık çalışmadığım bir yayınevinden 2 yıl önce çıkmış bir baskının telifini hala alamadım mesela!) Hani diyeceğim o ki, yazarlık dışarıdan göründüğü kadar kazançlı ve kolay bir iş değil. Bazen atadan kalma mirasım olsa ne güzel olurdu diye düşünmeden edemem. O zaman üretmek daha kolay, daha zevkli olurdu.
*
Turunç Kokulu Düşler'den çilekli düşlere geçtik. Düşle gerçek birbirine karıştı. O ben miydim? Ben Berlin'de miydim? Aylardan Nisan mıydı? Mine'yle bir güzel çiftliğe mi gitmiştik? Gitmiştik sahi. Ne güzel bir gündü. Domane Dahlem'di çiftliğin adı. Bir yandan çalışan bir çiftlik, bir yandan açık hava müzesi. Ailelerin çocuklarıyla geldikleri, her tür organik yiyeceği satın alıp tarıma ve geleneksel el sanatlarına dair bilgi alabilecekleri bir yerdi burası. Şekerleme ve çikolata panayırına gitmiş, Alman tatlı ve pastalarından tatmıştık. El yapımı marzipanlar (badem ezmeleri), rosinenzopf (bir tür mayalı çörek), rhabarber kirsch kuchen (ışgınlı, bademli tart)... Bu pasta da Almanların tipik bahar pastalarındandı. Ne çok tatlı, pasta, şekerleme vardı ortada tadılacak. Ayrılmak gelmemişti içimizden. Bütün bir gün tatlı yemekten karnımız ağrımıştı. Sonra? Sonra galiba midemizi ufalak tefelek pizzalarla bastırmıştık. Birden o güne gidiverdim. Galiba o güne geri dönmemin bir nedeni bu sabah Bergama Müzesi'nde çektiğim fotoğraflara bakmış olmam. Berlin'deki değil, Bergama'daki. Sade ve ufak bir müze ya o heykeller, kabartmalı lahitler, antik eserler insana keşke Berlin'deki tapınak geri gelse, tüm ihtişamıyla kendi yerinde sergilense dedirtiyor, derin bir ahla birlikte...

23 Temmuz 2008

Turunç Kokulu Düşler

Dün akşam (24 Temmuz) elime geçti kitap. Yine o ilk heyecan. Bu seferki farklı biraz çünkü bu kitap biricik Maya'ya ithaf edildi. Gelir gelmez ilk Maya'ya, annesi ve babasına gösterdim. Büyüdüğünde Maya, hoşuna gider dilerim ki. Henüz 2 yaşında, kitapların anlamı başka onun için. Yaşamın, günün, anın anlamı da. Onun için en güzel şey sevgi ve oyun. Parka gitsin, annesi yanında olsun, sütünü içsin, denize girsin ama yemek yemesin. Cevize, fındığa, bademe hayır yok neyse ki. Halasına mı çekmiş ne. (Yok yok biz hepimiz severiz onları, kim sevmez ki?) Turunç Kokulu Düşler'i çok sevdim. Fotoğraflar öyle hoş görünüyor ki, bunları gerçekten ben mi çektim diyeyazdım. Kapağıyla, formatıyla, sayfa düzeniyle gerçekten güzel bir iş çıkarmış sevgili yayıncım Senay Haznedaroğlu ve ekibi. Onların da ellerine sağlık.



Söze nasıl başlasam bilmiyorum. İyisi mi o günlere döneyim önce. Biliyorsunuz, Tak Koluna Sepeti adlı kitabım ağırlıklı olarak Bodrum ve civar pazarları, oralardaki sohbetler, o güzelim malzemelerle yaratılan yemekleri kapsıyor. O yayınlanalı çok oldu. Pek çok eve girdi, pek çok el tarafından okşandı, hatta tencerelere girdi tarifleriyle. Herkesin zevki başka elbet, bazı dostlar dedi ki, kitaplarını seviyoruz ama bizim için Tak Koluna Sepeti'nin yeri ayrı. Bir kişi söylemedi bunu, bir çok kişiden duydum. Daha Bodrum kitabı yayınlanmadan, Antalya'ya gelip gittikçe bir Antalya güncesi tutmaya başlamıştım. Hep pazarlar oldu ortasında. Ne güzeller aldım, ne sohbetler ettim, ne fotoğraflar çektim. Demet demet çiçekle döndüm eve, onları kokladım günler boyunca, Ayşe'den aldığım sütler çoğu zaman yoğurda dönüştü. Zeytinler aldım, kilolarca. Çizdim, kırdım, salamura ettim. Kırmızı biberleri közledim, kahvaltıya lor peyniri aldım, yeşilliklerle karıştırıp sofraya getirdim. Köy yumurtalarından omletler yarattım.

Ne çok anı derledim gerçekten. İlk yazısını 19 Eylül 2002 perşembe günü yazmışım. Şöyle başlamışım söze: "Oniki saat sürmüştü yolculuğum. Hiç sevmediğim gece yolculuklarından biriydi. Ayaklarım şişmiş, bacaklarım tutulmuş, gözlerim mahmur. Eve, yatağıma kavuşmak arzusu her şeyin ötesine geçmiş. Nasıl geçmesin ki, yolculuk yorar insanı. Elimde valizim sokağa girmişim. Eve vardım varacağım. Günlerden çarşamba. Pazarcılar çoktan gelip tezgâhlarını kurmuşlar. Benim kadar olmasa da, uzun yoldan gelenler var. Hem de her hafta, yağmur çamur demeden. Dile kolay, tam üç buçuk ay. Gerçekten bu kadar uzun mu sürdü ayrılık? İstanbul'da geçen üç buçuk ayda sayılı pazar gezilerinin dışında marketlerden, manavlardan, nadiren de kendi bahçesinde yetiştirdiği salatalığı, domatesi, bamyayı satan amcalardan, teyzelerden yapmışım mutfak alışverişini. Lezzetli şeyler yemedim mi? Yedim elbet. Cihangir'deki mahalle kasabının domatesleriyle başladı benim için domates mevsimi. Yine de öylesine az ve sayılıydı ki tatmin olduğum anlar. Ben ki Bodrum'larda, Antalya'larda yaşamış, Gisela'nın, Tamame'nin bahçesinden kendi ellerimle sebze toplamış, Kaliforniya'da çiftlikte çalışmış, terasta kasalar içinde marul maydanoz yetiştirmişim. Kim bilir kaç gün önce, kim bilir kimler tarafından toplandığını bilmediğim yeşillikler beni memnun edebilir mi? Bu düşüncelerle düştüm pazarın ortasına. Utanmasam valizi bırakıp dansetmeye başlayacağım. Çarşamba günü dönmenin Antalya'ya, en büyük keyfi pazarın tadını çıkarmak, tazecik, çıtır çıtır salatalıklar, mis kokulu domatesler, gevrek biberler ve yeşilin her türlüsünü almaktır. İşte ben de öyle yaptım. Eve uğradım, birazcık olsun kendime gelebilmek için duş aldım ve kendimi pazara bıraktım."

Son yazıyı ise 13 Ekim 2007 cumartesi günü yazmışım. Metin kısa ama ardından nefis bir pizza tarifi var. Şöyle anlatmışım: "Canınız muzur bir şeyler çektiğinde ne yaparsınız? Yani diyelim ki mutfağa girdiniz, kolları sıvadınız. Ne gelir aklınıza? Pasta, tatlı, makarna? Benim canım bu sefer fena halde pizza çekti. Ne zamandır yapmadığımı farkettim. Sahi en son ne zaman kendim için pizza yapmıştım? Hatırlayamadım bile. Evde neler var diye düşündüm şöyle bir. Bol soğanım var, öyleyse harcında soğan olacak. Kırmızı etli biberlerim ve dil peynirim de var. Daha ne olsun? Hemen işe giriştim. Bir saat sonra ayağımı uzatmış, yanında bir kadeh şarapla pizzamı yiyordum."

Böyle işte. Beş yıl tutulan günlükler, Antalya'nın sokaklarına imzasını atan turunç ağaçlarından ilhamla Turunç Kokulu Düşler adıyla, hemen hepsi bana ait 99 tarif ve renkli fotoğraflarla (pazarlardan, sokaklardan, yemeklerden) Oğlak Yayınları'nca yayınlandı ve iki gün önce dağıtıma çıktı. Yani çıkmış. Ben bugün haberdar oldum ve tez elden sizinle paylaşmak istedim.

Turunç Kokulu Düşler
Tijen İnaltong
Oğlak Yayınları
İstanbul, 2008
15 ytl
(İdeefixe fiyatı 10.50 ytl)