İki çok taze kitap haberi için yapıyorum bu eklentiyi. Biri aslında o kadar taze değil. Bir aylık diyelim. Diğeri ise daha geçen cuma geldi matbaadan. Tesadüf, ben de ilk öğrenenlerden biri oldum. Daha sonra ayrıntılı olarak yazacağım her ikisi hakkında da. Çünkü benim çok değer verdiğim, iki güzel yürekli dost, benim için birer abla ve ağabey olan Nimet Berkok Toygar ve Kamil Toygar tarafından hazırlandılar. Birinde benim de bir yazım yer alıyor. Kadına Özgü: Kadın Araştırmacılardan Derleme ve Araştırmalar adlı kitap bir Anneler Günü armağanı olarak düşünülebilir. Hele de meraklı anneler için. Tasarruf geleneklerinden halk hekimliğinde kadınların yerine, ninnilerden geleneklere, dokumacılığa pek çok konu içeriyor. Diğeri ise Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar dizisinin 2006-2007 sayısı. Yine beni heyecanlandıran bilgilerle dopdolu. Burdur'da kahvaltı geleneğini mi istersiniz, Safranbolu mutfağını mı, cevizli sucuğu mu, kefiri mi, bahçe fırınlarını mı meyveli yemeklerimizi mi? Pek çok kıymetli dostun, tanıdık tanımadık bir çok araştırmacının kendi konularında hazırladıkları yazıları içeriyor bu yılki kitap da. Ayrıntılı bilgi almak ve bu kitapları satın alabilmek için www.sanatkitabevi.com.tr adresini tıklayabilirsiniz. Sevgili Toygarlara sonsuz teşekkürler bize ışık tutan eserler hazırlayıp Türk okuruyla buluşturdukları için. (Kitabın açılış yazısı insanı duygulandıran, çok duygulandıran bir yazı. Müjgan Şavkay, neredeyse beş yıl önce kaybettiğimiz -zaman gerçekten bu kadar hızlı mı geçiyor?- oğlu Tuğrul Şavkay için hazırlamış bu yazıyı. Daha bugün kitapçıda onun hazırladığı Osmanlı Mutfağı ve Tatlı kitaplarını görüp iç çektim, gencecik ve en verimli döneminde nasıl da gidiverdiğini düşünüyorum da...)
Bugün içimden oyun oynamak geldi. 'Hadi çıksın oyunu'. Şimdi yarattım. Hayallere dalmanın eğlenceli bir yolu bu. Yaz günlerini anımsamanın. Saçları güneşe vermenin. Tenindeki deniz tuzunu sevmenin. Kumsalda çıplak ayakla dolaşmanın. Elbette sizi de çağırıyor bu gönül. Oyuna neyle katılmak istersiniz? İsterseniz tabii. Zorlama yok.
Kirazla başladım özlemeye, taze bademe vardım. Vardım varmasına ya, bir kiraz anısını anımsayıp gülümsemeden edemedim. Meyve Ağacından Hikayeler'i okuyanlar belki hatırlar. Eskişehir'de geçen çocukluğumun en hoş anıları arasındadır meyveli olanlar. Bunlardan biri de bir yaz günü, arkadaşım Ece'nin dedesinin bahçesinden gelen iri mi iri, tatlı mı tatlı, buğulu mu buğulu Napolyon kirazlarının başına oturuşumuza dairdir. Tepsi kocamandır, buzdolabından yeni çıkarıldığı için kirazların üzerinde incecik bir buğu vardır ve siz bir türlü durduramazsınız kendinizi. Peki ya bu taze bademlere ne demeli? Geçen yaz Burhaniye'de alıp tadına doyamadığım bademlere?
Bir de incir çıksın istiyorum. Ballarını akıta akıta yiyeyim. Üç tane, beş tane, yedi tane... Yürürken gördüğüm ağaçlardaki incirler henüz ufacık. Aslında tam incir reçeli zamanı. Yaptınız mı? Ne güzeldir tadı değil mi? Reçel yemiyorum diye yapmıyorum pek ama az yapmadım bu zümrüt renkli reçelden. Aslına bakarsanız bizim pazarda kiraz da var şimdilerde ya yukarıdaki tabaktakiler gibi değiller. Onlar yaz kirazı, bunlarsa kimbilir ne kirazı. Yemem ben. Şimdi dut var, yeni dünya var, çilek var, mevsimi geçmek üzere olsa da elmayla muz var, buralar portakal cenneti olduğundan (sanırım bunlar yaz portakalları) sulu ve lezzetli portakallar var. Nerede mi? Bizim pazarda elbet. Ben bugün pazara gittim de.
09 Mayıs 2007
07 Mayıs 2007
Aaa dut çıkmış!

Geçen yıl da bu zamanlar aynı müjdeyi vermiştim. Dut çıkmış, yaşasın!
Antalya, sıcak bir iklime sahip olduğu için, erken erken karşılıyor dut mevsimini. İşte geçen hafta, pazara giderken yıllık dut mevsimi sevincimi hatırlayıp, heyecanlanmıştım. Heyecanımda yanılmadığımı, ben giderken pazardan dönmekte olan bir hanımın elindeki poşette gördüm. Yaşasındı, dut çıkmıştı, bol bol dut yiyecektim, mutluydum... Resimdeki benim tatlı dutçum. Diğer mevsimlerde bademcim ve susamcım olarak tanıtırım kendilerini ya, bu mevsim gelince artık 'dutçum'luğa terfi eder, bana tepsideki en güzel dutları sunar. Ucuz da değildir ya ne yapalım, gülü seven dikenine katlanır. Her diken bu kadar lezzetli olsa!
Bugün iki kitap var gündemimizin devamında. Biri geçen gün postadan çıktı dediğim, sevgili arkadaşcığım Fatma'nın, nam-ı diğer 'Mutfak Solisti'nin kitabı. Fatma benim en yaratıcı, en çalışkan arkadaşlarımdandır. O tembelleştiğini söylese de bu gerçek değil, inanmayın! Hülya mı demişti, "Tijen ne kadar şanslısın, sana kitap gönderen arkadaşların var." Gerçekten öyle. Çok şanslıyım. Bir kere Fatma gibi bir dostum olduğu için şanslıyım. O en büyük şansım. İkincisi böyle yaratıcı bir arkadaşım olduğu için şanslıyım. Üçüncüsü ise, ne zaman bir konuda bilgiye ihtiyacım olsa, hemen elindeki bilgileri sunduğu, paylaşmaktan çekinmediği için şanslıyım. O cebinde akrep olanlardan değil, hiç değil. Sağolasın Fatma'cığım. Dostluğun, paylaştıkların, yarattıkların için.Kavak Yelleri (Gençlik Hikayeleri)
Fatma Pekşen
Nesil Yayıncılık
İstanbul, 2007
İkinci kitap İletişim Yayınları'ndan. Uzaklardayken gelen yeni çıkan kitaplar e-postasında görür görmez vuruldum ben ona. Gurbet Pastası idi adı. Etkilenmemek, düğümlenmemek mümkün mü? Hemşinliler, Türkiye'nin en önemli 'pastacı gurbetçileri' imiş. Uğur Biryol'un bu kıymetli araştırma kitabından öğreniyoruz. Meğer bildiğimiz çoğu pastanenin (özellikle Ankara'da), onlarmış sahipleri. Flamingo, Leda, Reyhanlar, Zürih, Milka... Pastacılığı, daha da önemlisi, bir mesleği öğrenmek için, kimi Rusya'da gurbetçi olmuş, kimi Almanya'da, İsviçre'de. Mühim bir hikaye bu. Hayat hikayeleri okumaya meraklı iseniz, yöre öykülerinin sıcaklığını sevenlerden iseniz, bu kitapla bir kültürün insanını tanıyacaksınız. Bir zamanların gidilmez, bilinmez yörelerinden, kendi yağıyla kavrulan Hemşin'ine, hem de 207 sayfalık bir kitabın sayfaları arasında gitmek... (Kitapla ilgili biraz daha ayrıntılı bilgi için www.karalahana.com sitesini ziyaret edebilirsiniz.)Gurbet Pastası: Hemşinliler, Göç ve Pastacılık
Uğur Biryol
İletişim Yayınları
İstanbul, 2007
03 Mayıs 2007
Başka küçük sevinçler
'Gözleri her an yaş dökmeye hazırgiller'i tanır mısınız? Bir kısmınız tanıyorsunuzduz, zaten siz de onlardan birisinizdir. Kendince durup dururkendir ya hep vardır bir nedeni.
Sokağa çıkmıştım. Kısacık bir iş için. Bizim markete uğradım. Lezzet dergisinin Mayıs sayısını almak için. Sevgili editörüm Emine demişti ki, bu ay çok reklam gelince sadece senin yazını yayınlayabildik. Ne var biliyor musunuz? New York'taki Uzakdoğu. Çin, Kore, Japonya. Ekim ayındaki New York seferinden derlenmiş bilgilerdi, bu sefer gitmeden önce yollamıştım yazıyı. Dergiyi elime alıp da sayfalarını karıştırırken orada yaşadıklarımı görmek (fotoğraflarıyla), bir garip geldi. Hoş da bir histi. Umarım sizler de okurken aynı zevki alırsınız. Bu ayki dergide bir kaç konu hemen dikkatimi çekti. Biri 'herkes için köfte'. Çocukluktan itibaren bayıldığımız köftelerin pek çok çeşidi yok mudur? İşte Lezzet ekibi de bu sayıda pek çok güzel köfte tarifi vermiş. Etseverlere göre köfteler de var, etyemezlere göre köfteler de. Sonra Türk mutfağından yemekler, muhteşem enginar, ekolojik ürünler, peynir...
Tam o sırada, derginin parasını öderken, kargocum geldi elinde bir zarfla. Bakar mısınız komediye? Tijen Hanım bu sizin dedi, formu imzalattı, verdi. Zarfı açtım. İçinden altın rengi bir kapak çıktı. Ağır mı ağır bir dergi. Atlas'ın 15. Yıl özel sayısı. Atlas'ın Genel Yayın Yönetmeni sevgili Özcan Yüksek diyor ki, dergiyi alan okurlarımızın hangi tarafından okumaya başlayacaklarını merak ediyorum. Ben önce parlak sayfayı açanlardanım. Zarftan o sayfa çıktığı için. Özcan Yüksek'in yazısını okurken farkettim bu hoş sürprizi. Parlak kapaklı taraftan açtığınızda, 12 ve 13. sayfalarda Atlas'a emek veren pek çok insanın fotoğrafı var. Çekirdek kadrosu oldukça küçük olmakla birlikte (pek çok yerli dergi gibi), dışarıdan katkıda bulunanlarla birlikte tam yetmiş tane yüz var fotoğraflarda. İşte o yetmiş yüzün içinde olmak nasıl gurur verdi biliyor musunuz? Ödül alsam bir yerlerden, belki biraz daha gurur duyardım ya, o kadar. Teşekkür ederim Atlas ekibi, beni de aranıza kattığınız için. (Bu sayıdaki ufak katkım, bir sayfalık da olsa Türkiye'nin çeşitli yörelerinden derlenmiş hıdrellez gelenekleri. Şimdiden güzel bir hıdrellez diliyorum hepinize. Tüm dilekleriniz gerçek olsun! Zeynep'ciğim söz verdi, bir dahaki hıdrellez yazımı onun fotoğrafları süsleyecek.)
Atlas'ta bu sayıya özel bir dosya var. '15 Atlas Okuru' başlıklı dosyayı İbrahim Baştuğ hazırlamış. Atlas okurlarından Burcu Kütükçüoğlu'nun söylediklerineydi gözlerimden akan yaşlar. Burcu Hanım'ın mektubunun son paragrafı şöyle: "Son yıllarda ben ve kardeşim dedeme yıllık Atlas aboneliği hediye etmeyi ona verilecek en anlamlı hediye olarak görüyorduk. O da, 'Ne gerek var canım, ben zaten alıyorum' dese de bu hediyeden çok hoşlanıyordu. 2006 yılı için abonelik zamanı yaklaştığında bana şimdi çok hüzünlü gelen bir şey söyledi: 'Artık abonelik istemiyorum kızım, hiç tadım yok.' Atlas'la olan ilişkisini bir çok başka zevkle birlikte ölümünden kısa süre önce sonlandırdı. Atlas'a, dedeme hayatının son 12 yılında arkadaşlık ettiği için gönülde teşekkür ediyorum."
Sevgili Nilhan, editörüm, sağ olsun her zaman gönderirdi Metro-Gastro dergisi çıktığında. Bu sefer annemin evde olmadığı zamanlardan birine denk gelmiş, geri gitmiş. Bulmuşken aldım elbet. Bekleyebilir miydim ki gelmesini? Metro-Gastro'nun Mart-Nisan 2007 sayısı bu. Bir süre daha bayilerde olacaktır, en azından yenisi raflarda yerini alana kadar. Belki bir hafta daha, belki daha da az. Çok severek üzerinde çalıştığım konulardan biri var derginin bu sayısında. Bin bir türlü kahve. Güzel dostları andığım, sevgili insanlardan gelen bilgilerin buluştuğu bir yazı bu. Onun için de kalbimdeki yeri büyük. Kahve denince aklınıza sadece kavrulup öğütülmüş kahve çekirdekleri mi geliyor? Soyadan, arpadan, nohuttan, menengiçten, çörekotundan ve daha nice bitkiden kahveye benzer etki yapan ve çoğu zaman kahve gibi hazırlanan içecekler hazırlandığını biliyor muydunuz? Bilmiyor, merak ediyorsanız dergiyi edinmek için hala şansınız var. Metro'nun sitesine girdiğinizde derginin bu sayısında yer alan yazılardan kısa özetler bulacaksınız.
Sokağa çıkmıştım. Kısacık bir iş için. Bizim markete uğradım. Lezzet dergisinin Mayıs sayısını almak için. Sevgili editörüm Emine demişti ki, bu ay çok reklam gelince sadece senin yazını yayınlayabildik. Ne var biliyor musunuz? New York'taki Uzakdoğu. Çin, Kore, Japonya. Ekim ayındaki New York seferinden derlenmiş bilgilerdi, bu sefer gitmeden önce yollamıştım yazıyı. Dergiyi elime alıp da sayfalarını karıştırırken orada yaşadıklarımı görmek (fotoğraflarıyla), bir garip geldi. Hoş da bir histi. Umarım sizler de okurken aynı zevki alırsınız. Bu ayki dergide bir kaç konu hemen dikkatimi çekti. Biri 'herkes için köfte'. Çocukluktan itibaren bayıldığımız köftelerin pek çok çeşidi yok mudur? İşte Lezzet ekibi de bu sayıda pek çok güzel köfte tarifi vermiş. Etseverlere göre köfteler de var, etyemezlere göre köfteler de. Sonra Türk mutfağından yemekler, muhteşem enginar, ekolojik ürünler, peynir...
Tam o sırada, derginin parasını öderken, kargocum geldi elinde bir zarfla. Bakar mısınız komediye? Tijen Hanım bu sizin dedi, formu imzalattı, verdi. Zarfı açtım. İçinden altın rengi bir kapak çıktı. Ağır mı ağır bir dergi. Atlas'ın 15. Yıl özel sayısı. Atlas'ın Genel Yayın Yönetmeni sevgili Özcan Yüksek diyor ki, dergiyi alan okurlarımızın hangi tarafından okumaya başlayacaklarını merak ediyorum. Ben önce parlak sayfayı açanlardanım. Zarftan o sayfa çıktığı için. Özcan Yüksek'in yazısını okurken farkettim bu hoş sürprizi. Parlak kapaklı taraftan açtığınızda, 12 ve 13. sayfalarda Atlas'a emek veren pek çok insanın fotoğrafı var. Çekirdek kadrosu oldukça küçük olmakla birlikte (pek çok yerli dergi gibi), dışarıdan katkıda bulunanlarla birlikte tam yetmiş tane yüz var fotoğraflarda. İşte o yetmiş yüzün içinde olmak nasıl gurur verdi biliyor musunuz? Ödül alsam bir yerlerden, belki biraz daha gurur duyardım ya, o kadar. Teşekkür ederim Atlas ekibi, beni de aranıza kattığınız için. (Bu sayıdaki ufak katkım, bir sayfalık da olsa Türkiye'nin çeşitli yörelerinden derlenmiş hıdrellez gelenekleri. Şimdiden güzel bir hıdrellez diliyorum hepinize. Tüm dilekleriniz gerçek olsun! Zeynep'ciğim söz verdi, bir dahaki hıdrellez yazımı onun fotoğrafları süsleyecek.)
Atlas'ta bu sayıya özel bir dosya var. '15 Atlas Okuru' başlıklı dosyayı İbrahim Baştuğ hazırlamış. Atlas okurlarından Burcu Kütükçüoğlu'nun söylediklerineydi gözlerimden akan yaşlar. Burcu Hanım'ın mektubunun son paragrafı şöyle: "Son yıllarda ben ve kardeşim dedeme yıllık Atlas aboneliği hediye etmeyi ona verilecek en anlamlı hediye olarak görüyorduk. O da, 'Ne gerek var canım, ben zaten alıyorum' dese de bu hediyeden çok hoşlanıyordu. 2006 yılı için abonelik zamanı yaklaştığında bana şimdi çok hüzünlü gelen bir şey söyledi: 'Artık abonelik istemiyorum kızım, hiç tadım yok.' Atlas'la olan ilişkisini bir çok başka zevkle birlikte ölümünden kısa süre önce sonlandırdı. Atlas'a, dedeme hayatının son 12 yılında arkadaşlık ettiği için gönülde teşekkür ediyorum."
Sevgili Nilhan, editörüm, sağ olsun her zaman gönderirdi Metro-Gastro dergisi çıktığında. Bu sefer annemin evde olmadığı zamanlardan birine denk gelmiş, geri gitmiş. Bulmuşken aldım elbet. Bekleyebilir miydim ki gelmesini? Metro-Gastro'nun Mart-Nisan 2007 sayısı bu. Bir süre daha bayilerde olacaktır, en azından yenisi raflarda yerini alana kadar. Belki bir hafta daha, belki daha da az. Çok severek üzerinde çalıştığım konulardan biri var derginin bu sayısında. Bin bir türlü kahve. Güzel dostları andığım, sevgili insanlardan gelen bilgilerin buluştuğu bir yazı bu. Onun için de kalbimdeki yeri büyük. Kahve denince aklınıza sadece kavrulup öğütülmüş kahve çekirdekleri mi geliyor? Soyadan, arpadan, nohuttan, menengiçten, çörekotundan ve daha nice bitkiden kahveye benzer etki yapan ve çoğu zaman kahve gibi hazırlanan içecekler hazırlandığını biliyor muydunuz? Bilmiyor, merak ediyorsanız dergiyi edinmek için hala şansınız var. Metro'nun sitesine girdiğinizde derginin bu sayısında yer alan yazılardan kısa özetler bulacaksınız.
18 Nisan 2007
Edamame

Edamame de ne diyeceksiniz kiminiz. Kiminiz de ah bayılırım diye atılacaksınız. Bazılarınız, bir Japon lokantasının mönüsünde görmüş, hiç denememiştim diyerek itirafta bulunacaksınız. Ben de hiç tatmamıştım, ta ki sevgili Muzi beni İstanbul'daki Wagamama'ya davet edene kadar. Muzi'nin çocukluk arkadaşı Alp'le de bu şekilde tanıştım. Alp restoran sahibesinin eşi. İsimlere, soyadlarına gerek var mı bilmiyorum, önemli olan mekan değil mi? Az bilen olarak, atıştırmalıkların seçimini Muzi ve Alp'e bırakmak kolayıma geldi. Güzel görünüşlü mantılar ve edamame tabağı geldi. Haşlanıp tuzlanmış bir tabak taze soya fasulyesi. Evet, Türkiye'de de yetişiyordu soya ancak bu şekilde yendiğini duymamıştım. Biz taze nohut yeriz ya, işte hemen hemen onun gibi bir şey bu. Tam olgunlaşmadan önce toplanıp hafifçe haşlanıp donduruluyormuş (bu bilgileri aldığım internet sitesine buradan ulaşabilirsiniz). İşte sevgili restoranım Oshima'ya son gidişimde yukarıda resmini gördüğünüz edamame'yi sipariş ettim. O ılık kabukları dişlerinizle hafifçe açıp içindeki leziz soya fasulyesini çekiyor ve çiğniyorsunuz. Kabuktaki tuz soyaya gerekli olan dokunuşu sağlıyor. Başka bir şey yemeden sadece onu 'çitleyebilirsiniz', deyim yerindeyse. Kendimden geçmiş bir şekilde gelen boş tabağı soya kabuklarıyla doldururken omzuma sertçe dokunulmuşcasına uyandım. Daha gelecek ana yemeğim vardı, acılı bir suşi. Onu beklemek daha akıllıca olacaktı. Sevimli garson kıza, şunu lütfen benim için paketler misiniz demeyi düşünebildim ve güzelim yemeğime yer bıraktım midemde.

Bunlar o gün yediğimiz mantılar. İki türlüsü gelmişti, ördekli ve vejetaryen. Biri haşlanmış, öteki kızartılmış. Tahmin edersiniz ki etsiz olan benim için sipariş edildi. Gayet güzeldi. Afiyetle yedim desem pek şaşırtıcı olmaz sanırım. (İştah ancak kaybedildiğinde değeri anlaşılan şeylerden galiba. Şişmanlayınca farkına varılıp dizginlenmeye çalışılan bir şey aynı zamanda. Ne onunla ne onsuz olunuyor ah!)

New York'tayken, burada bir sürü şey tadıyorken aylar önce İstanbul'da yediğim yemeği anlatmanın ne alemi var değil mi? Diyeceğim o ki, bazı şeyleri İstanbul'da bulmak mümkün. Bu kadar çeşitlilikte, bu kadar elinizin altında, bu kadar makul fiyata olmasa da bütçeden belli bir miktar ayırmaya hazırsanız farklı kültürlerden yemeklere ulaşmak hiç imkansız değil İstanbul'da. Tazesi yerine konservesi kullanılıyor belki ananasın, gerçeği, muhteşemi yerine, ticari ve ucuz olanı oluyor sofrada belki soya sosunun. Yine de var ya. Yukarıdaki de bir Japon eriştesi tabağı. Kimin yemeğiydi emin değilim. Sanırım Alp sipariş etmişti. Ben büyük bir hata yapıp en kalın erişteyi sipariş etmiştim. Çorba içinde gayet güzel olan bu erişte kavrulmuş halde gelince çubuklarla yemek dünyanın en zor işlerinden birine dönüşüyor. Tavsiyem daha ince (resimdeki gibi) bir erişte sipariş etmeniz. (Geçen gün gittiğim Çin mahallesinde 1-2 dolara binbir çeşit Japon eriştesi görüp acaba hangisinden alsam diyen biri konuşuyor.)
İşte böyle. New York derken İstanbul'a selam etmek de mümkün oluyormuş. Burada hava hala soğuk, hala kapalı. Yarın güneşli olacak diyor uzmanlar. Umarım öyle olur ve patlamaya başladıktan sonra ara veren ağaçlar birer birer renge bürünürler. Gitmeden yeşerdiklerini göremezsem üzüleceğim doğrusu! Ben de güneşli bir havada devam ederim günlük turlarıma. Yakında New York'ta yeme-içme turları düzenlemeye başlarsam şaşırmayın (yok şaka! haddime mi düşmüş?)
11 Nisan 2007
Kahvaltı notları
Hani size Muzi'nin sitesinden bahsetmiştim ya önceki yazıda, Gurmenet'ten, işte siteye Levent'teki bir Japon lokantasıyla yaptıkları işbirliği neticesinde aldıkları menüleri eklemiş Muzi. Doğrudan sipariş üzerine yapılacak olan suşiler kurye ile anında (yani bir kaç saat içinde) kapınızda olacakmış. Suşi severlere duyurulur. Bu tabii sadece İstanbul için geçerli bir teklif ancak sitedeki diğer ürünleri Türkiye'nin neresinde olursanız olun sipariş edebiliyorsunuz ve bu ürünler Yurtiçi Kargo ile evinize getiriliyor. Şu linkte:
http://www.gurmenet.com/tr/urunler.asp?id=50&label=Sushi
http://www.gurmenet.com/tr/urunler.asp?id=50&label=Sushi
08 Nisan 2007
Muzaffer'in hayali
SONUNDA! Sevgili dostum Muzaffer'in bir hayali gerçek oldu. Yemek yapmaya meraklı olan, farklı kültürlerin yiyeceklerini hazırlayarak, tadarak damak tadını sürekli geliştiren ve tariflerini sitesinde paylaşan arkadaşım Muzi, Ortaköy'de bir ufak 'gurme' ürünler dükkanı açtı. Proje öncelikli olarak internet üzerinden satıştı. Öyle olacaktı ki, insanlar bütçeleri sarsılmadan, günlerce arayıp taramadan farklı ürünleri satın alabileceklerdi, bu ürünler kapılarına kadar gelecekti. Gerçekten fiyatlarına baktığımda inanamıyorum. Bu fiyata satılabiliyormuş demek pek çok şey. Muzaffer minimum kar oranıyla satış yapmaya kararlı. İlk sipariş verenlerden biri olmak isterdim ama buralardan veremem, gelince artık. Siz ilklerden biri olmak isterseniz www.gurmenet.com.tr adresini ziyaret edip kendi gözlerinizle görün ürün listesini, fiyatları. Çok sevdiğim markalar da var, dost insanların güzel ürünleri. Sevincim katlandı anlayacağınız. Sevgili Muzi, yeni işinde çok çok başarılı olmanı, yeni ve güzel dostlarla tanışmanı diliyorum.
03 Nisan 2007
Peynir-Ekmek
Peynir ekmek, hazır yemek deriz ya hep, hakikaten de öyle. Hele de ekmeğiniz odun ateşinde pişmiş zeytinli, ekşi mayalı bir koca somundan dilimlenmiş, peyniriniz en az 6 ay bekletilmiş ve sadece ot yiyerek beslenen ineklerin sütüyle yapılmışsa peynir ekmek keyfiniz de daha damardan olur. Diyeceksiniz ki inek dediğin zaten ot yemez mi? Yer de burası Amerika, zannediyor musunuz inekler otlaklara yayılıp yayım yayım geviş getiriyorlar? Antibiyotikli hazır mamalarını yiyip minicik odalarında yaşayıp gidiyorlar işte. Öyle olunca kırlara yayılan ineğin sütü de, peyniri de kıymetli oluyor. Öyle kıymetli oluyor ki, kilosunu 40 dolara satabiliyorlar. Yaaa. Ben de ala ala bir sandviçlik kestirdiğim resimde görülen peynir ve o iki dilim ekmeği aldım ve sandviç yapıp pazar manzaralarını seyrederek afiyetle yedim. Ne kadar mı verdim? 2.75. İki dilim ekmek ve bir dilim peynir için çok değil mi? Herhangi bir restoranda yenilecek öğle yemeğinden az olduğunu düşünerek teselli ediyorum kendimi. Bir de tadını gerçekten beğendiğim ve onu yerken kendimi mutlu hissettiğim için.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
