08 Temmuz 2015

DİKKAT, SAĞLIĞA YARARLIDIR!


Çiğ beslenmeciler arasına katılalı beri rengarenk salatalar yapıyorum. Siz bilmiyorsunuz tabii, buraya yazmadım ki hiç birini. Olabildiğince çiğ olarak tüketiyorum meyvemi, sebzemi. Arada pişmişini de yiyorum ya her öğünün en az %50'sinin (malzeme/miktar açısından) çiğ olmasına çaba gösteriyorum. Bugünkü tabak o kadar renkli ve lezzetli oldu ki, aşka geldim, hadi dedim aylardır ihmal ettiğim bloğumun tozunu kirini alıp pencerelerini açayım, havalansın biraz. Eh yaza girdik, havalar ısındı, biz de havaya girelim değil mi?Bu salatayı bir kaç saat önce hazırladım. Hem de ne yesem ki evde bir şey de yok diye düşündükten hemen sonra. Meğer çok şey varmış da benim haberim yokmuş. Bir kere renkli kinoam vardı haşlanmış. Sarımsı rengini veren zerdeçal. O kadar çok okuyorum ki yararlarını, tahıl pişirirken içine yarım çay kaşığı atıveriyorum. Kinoayı salatayı yaptığım kâseye koydum. Üzerine kabuğu ayıklanıp kavrulmuş ayçiçeği, filizlendirdiğim azuki fasulyesi, maş fasulyesi ve karışık tohumları ekledim. Bir ufak Havran havucu, bahçeden bir ufak salatalık, yine bahçeden taze soğan, roka ve biber doğradım. Çilekler Hasan babanın çiftliğinden. Hasan yıllardır bizim siteye sebze getiren harika bahçıvanımız. Şimdi artık kibar ve saygılı iki oğlu, Emrah ve Yılmaz geliyorlar, Hasan baba yoruldu çünkü. Çilekleri de onlar yetiştiriyor. Bir ufak yaz elması var, pazardan. Yine pazardan yerli tohum mısır. Bir de son dönemde pek sevdiğim kabuğu ayıklanmış çedene. Ben ayıklamadım kabuklarını. Amerikalıların "superfood" çılgınlığında parıldamış ürünlerden biri bizim kırk yıllık çedene. Orada "hemp seed" deniyor. Keten tohumunu tahtından indiren güzellerden biri. Sosu da zeytinyağı (Zübeyde'nin zeytinyağı ile Laleli'nin mandalinalı zeytinyağını karıştırdım), limon suyu, deniz tuzu ve sevgili dostlarım Füsun-Erhan Yürüt'ün taaa 2004 yılında armağan ettiği, artık dibine geldiğim ev yapımı ahududu sirkesi. Fotoğrafı gün batarken, rüzgârın tadını çıkarırken çektim. Fonda da Fransızca caz vardı. Sonra da yedim tabii salatamı. Diyorum ya, dikkat, sağlıklıdır. Bünyeye yarar bahçe ürünleri içerir. Hoşgeldin yaz! 

12 Mart 2015

Alice'in granola tarifi


Bugün eski bir öykü anlatacağım size. Özlemle andığım, güzel günlerin öyküsünü. Bir varmış bir yokmuş diye başlayabilirim çünkü anlattığım günler neredeyse yirmi yıl geçmişte kaldı. Bir zamanlar, Amerika'da yaşadığım günlerde bir kişisel gelişim merkezinde kalmıştım. Gönüllü olarak çalışıyor, karşılığında da hemen her hafta sonu düzenledikleri harika eğitimlere katılıyordum. Orada çok şey öğrendim ama bir bonusu da vardı ki onun hayatımda yeri ayrıdır. Harika şefimiz Alice. Alice, hafta sonları kursiyerler için çok güzel tarifler hazırlardı. Her öğün ayrı bir şölendi ya onun leziz kahvaltılarıyla başlamak güne ayrı bir keyifti. Alice'ten granola tarifini almıştım. Ve o tarife Alice'in adıyla Mevsimlerle Gelen Lezzetler'de yer verdim. Bugün size hem o tarifi vermek, hem de kendinize veya sevdiğiniz birilerine bu kitabı satın alıp armağan eder misiniz demek için yazıyorum. Kitap ilk olarak 2002 yılında yayınlanmıştı. O gün bugün pek çok güzel insanın mutfağında yer verdiği bu ilk kitabım 2014 yılının Şubat ayında 8. baskısını yaptı. Bu baskı daha kaliteli kağıt ve renkli resimli oldu ancak ne yazık ki piyasada çok sayıda kitap olması ve kitabevlerinin sadece çok satanları veya en yenileri raflarında bulundurması nedeniyle yeterince duyulup satılamadı. Ben de o gün bugündür çok olmasa da elimi rahatlatacak telifimi alamıyorum. Düşündüm ki bu ara bir satış artışı olursa belki ben de kendimi yayıncıma anımsatabilirim. Ne dersiniz, siz de bir Mevsimlerle Gelen Lezzetler satın alıp bana yardımcı olur musunuz? Her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyor tarifi veriyorum:
Alice'in Granola Tarifi
1/2 su bardağı ayçiçek yağı (Alice bu tarifi ayçiçek yağı ile hazırlıyordu, ben de öyle vermiştim ancak soğuk sıkım ayçiçek yağı bulamayacağımız için onun yerine soğuk sıkım bir sıvı yağ kullanmayı tercih edin derim. Ben bazen bu tarifi tahin pekmezle hazırlıyorum. Öylesine de bayılıyorum.)
1/2 su bardağı bal veya pekmez (bal veya pekmezi ısıtmamaya çalışıyorum artık. Siz de öyle düşünüyorsanız ve onları pişirmekten imtina ediyorsanız bu tarifi şekersiz olarak hazırlayıp yiyeceğiniz zaman üzerine arzu ettiğiniz bir tatlandırıcı gezdirebilirsiniz.)
1 tatlı kaşığı tarçın
6 su bardağı yulaf ezmesi
1 su bardağı dövülmüş ceviz veya badem
1 çay kaşığı deniz tuzu
1 su bardağı doğranmış kuru kayısı ve kuru üzüm


Yağ, bal/pekmez ve tarçını bir tencereye koyup ısıtın. Ayrı bir kapta yulaf ezmesi, badem (veya ceviz) ve tuzu karıştırıp tencereye koyun. Ateşten alıp iyice karıştırın. Yağlı kağıt konmuş bir tepsiye ince bir tabaka halinde yayın. 175°C'de ısıtılmış fırında arada karıştırarak 30-40 dakika pişirin. Fırından çıkarıp soğumaya bırakın. Biraz soğuduktan sonra kayısı ve üzümü ekleyip arada sırada karıştırarak iyice soğutun. Soğuduktan sonra cam bir kavanozda saklayabileceğiniz granolayı sabah kahvaltılarında süt veya yoğurtla yiyebildiğiniz gibi kurabiye yapımında da kullanabilirsiniz.

26 Aralık 2014

Bol sevgi filizlensin diye


Madem yeni yıla giriyoruz, yeni yıl için bir dilek yer alsın eski yılın bu son Mutfakta Zen yazısında. Size Her Güne Bir Yemek adlı kitabımın yeni baskısından bir tarif sunmak istedim bugün çünkü dün yeniden yaptığım bu salatayı bir kez daha çok sevdim. Üzerindeki filizlere bakıp "dilek dilemek için filizli bir fotoğraftan daha güzel ne olabilir ki" diye düşündüm. Fırınlamak sebzelerin tadını zenginleştiren bir yöntem. Tarifte anlatacağım için burada detayını vermeyeceğim ancak karnabaharın dışında brokoli, brüksel lahanası ve yeşil lahana da fırında pişirildiğinde farklı bir kimliğe bürünüyor. Patates dahil kök sebzelerin fırınlandığında ne kadar lezzetli olduklarını zaten biliyorsunuzdur.

Evet, yeni gelen yıl için en büyük dileğim bol sevginin filizlenmesi çünkü dünyada en çok ihtiyaç duyduğumuz şey sevgi. Geldiğimiz yerde sevginin ta kendisiyken bedenlendiğimizde aslolanın sevgi olduğunu unutuveriyoruz. Başımıza ne geliyorsa sevgisizlikten geliyor. Sadece ailemizdeki insanları, sadece insanları değil doğayı, hayvanları, tüm varlıkları ve elbette kendimizi sevmekle yükümlü olduğumuzu hatırlatsın istedim bu ufak eski yıla veda yazısı. Öyle beylik laflar aramıyorum genelde biliyorsunuz. Sade ve düz olarak derdimi anlatabiliyorsam ne mutlu bana. Yeni yıl kendiniz ve dünya için ne diliyorsanız gerçek olduğu yıl olsun. Bu satırları okuyan tüm dostlarım için diliyorum bunu.

Aşağıda okuyacağınız tarif Her Güne Bir Yemek'in 2 Nisan sayfasında yer alıyor. Kitabın bu yenilenmiş baskısı 2013'te Yapı Kredi Yayınları'nca basıldı, Ekim 2014'te Yapı Kredi Yayınları mağazalarında ayın kitabı olarak sergilendi. Satın almak isteyen dostlarımız kitabı yayınevinin web sitesinden %35 indirimli olarak edinebilirler:
http://alisveris.yapikredi.com.tr/tanim.asp?sid=TMIWGCK59G5B1PPVRCYR&op=ekle

Mercimek Filizli Fırınlanmış Karnabahar Salatası

600 gram karnabahar
2 çorba kaşığı sızma zeytinyağı
1 portakalın suyu
2 diş rendelenmiş sarmısak
1 çay kaşığı hardal
tuz
1 çorba kaşığı mercimek filizi
1 çorba kaşığı iç ayçekirdeği
üzerine serpmek için ince kıyılmış maydanoz
(4 kişilik)

Önce filizler: Bir avuç kabuklu mercimeği (yeşil veya kırmızı) yıkayıp 24 saat suda bekletin. Süzün, tabağın üzerini bezle örtüp mutfağın bir köşesine koyun. Filizler yarım santim uzunluğa gelene kadar sabah akşam sudan geçirin. Bu filizleri kapaklı bir kapta buzdolabına 3-4 gün saklayabilirsiniz. Karnabaharı lokma büyüklüğünde parçalara bölün, sap kısımlarının kabuklarını soyup doğrayın. Fırın tepsisine yağlanmış kâğıt koyun, karnabaharları dizin ve 200 derecede ısıtılmış fırında 20-25 dakika (arada karıştırarak) pişirin. Sos malzemesini (zeytinyağı, portakal suyu, sarmısak, hardal ve tuz) bir kavanozda güzelce çalkalayıp çukur bir kâseye aldığınız karnabaharın üzerine dökün, arada karıştırarak soğuyana kadar bekletin. Mercimek filizi, ayçekirdeği ve maydanozla karışırıp servis edin.

26 Kasım 2014

Yaşasın tatlı patates!

Bugün size sonunda tatlı patates bulmuş birinin mutluluğuyla yazıyorum. Eh bunun şerefine bir tarif yazmak şart oldu. Bu tarif Her Güne Bir Yemek'in yeni baskısından. 22 Nisan tarihli sayfayı açarsanız (tabii sizde bu kitabım varsa, yoksa hâlâ satın alabilirsiniz. Kendinize veya sevdiklerinize yeni yıl hediyesi olarak almanız beni çok mutlu eder.)  Tatlı patates sıklıkla soframıza gelen patatesle akraba değil. Yaprakları da yenebilen bir bitkinin kök yumruları. Pek sevdiğim tatlı patates neden bizde de yaygın olarak yetiştirilmiyor diye dertlenir dururdum. Oysa Adana, Hatay gibi illerimizde yetiştiğini ve yaygınlaştırma çalışmaları yapıldığını biliyordum. Dün sevgili Özlem'le (Yetiş) yazışırken bugün tatlı patates aldım dedi. Gözlerim parladı o an inanır mısınız? Meğer artık Migros marketlerinde satılıyormuş, hem de kilosu 4 tl. Bugün hemen gidip aldım. Bu tarifi yapmadım ancak elimde bu tarif olduğu için ve çok lezzetli olduğuna emin olduğum için size bu tarifi aktarıyorum. Özellikle çocukların bayıldığı tatlı patatesin püresi olur, çorbası olur, türlülere eklenebilir, kızartılabilir, fırınlanabilir, bu tarifte olduğu gibi pancake yapımında kullanılabilir. Mutlaka deneyin derim. Afiyet olsun.

Tatlı Patatesli Tava Keki (Pancake)

1 haşlanmış tatlı patates (200 gram civarında)
1 su bardağı tam un
1 su bardağı süt
2 yumurta (sarısıyla akı ayrılacak)
1 çorba kaşığı bal
1 çay kaşığı karbonat
1 çay kaşığı tarçın
birer tutam muskat ve tuz
tavayı yağlamak için tereyağı
(12 porsiyon)


Patatesin kabuğunu soyup dilimleyin, çok az su ekleyerek haşlayın. Patates ezicisiyle püre haline getirin ve soğumaya bırakın. Yumurtaların aklarını ayrı bir kaba alın, sarılarını sütle çırpın. Bir başka kapta un, karbonat ve baharatı karıştırıp eleyerek yumurtalı karışımın üzerine ekleyin, pütürsüz hale gelene kadar çırpın. Patates püresi ve balı da ilave edip karıştırın. Yumurta aklarını bir tutam tuzla kar haline gelene kadar çırpın. Tavanızı ufacık bir parça tereyağıyla yağlayın ve yumurta aklarını köpükleri sönmeden yedirdiğiniz patatesli karışımdan bir kaşık alıp tavaya dökün. Tavanızın büyüklüğüne göre aynı anda 5-6 tane tava keki pişirebilirsiniz. Ateş çok harlı olmasın, çok kısık da olmasın. Keklerin altı piştiğinde üzerinde kabarcıklar oluşur. Kabarcıklanmış olanları spatulayla dikkatlice çevirin. Kekçiklerin altın rengi olmaları yeterli. Daha az veya daha çok pişmesin. Az olursa içi çiğ kalır, çok olursa yanar. Malzemenin tamamını bu şekilde pişirin ve soğutmadan servis edin.

14 Kasım 2014

Enerjimizi neye harcasak?


Sevgili çaydanlığım ve ben size pırıl pırıl bir gün dileriz. Çaydanlığım diyor ki: "Enerjimizi, düşüncelerimizi neye yöneltirsek onu çoğaltırız. Neden savaşı, öfkeyi, nefreti çoğaltalım ki? Bol bol bitki çayı için, içinizi arındırın. içiniz arındıkça dışınız da güzelleşsin, kendinizi iyi hissedin ve çevrenize olumlu bir enerji yayın." Çaydanlığım pek bilgedir. Japon bilgeliği. :) 
Bu ara yeni bitki çayı karışımları yaratıyorum. Her sabah kahvaltıdan sonra içime bir bakıyorum bugün neye ihtiyacım var diye. Biraz boğazım mı karıncalanıyor sanki? Öyle gibi geldi, öyleyse zencefile devam. (Bugünlerde yarattığım her karışıma zencefil koyuyorum. İçim öyle istiyor!) Sabah sıktığım portakalın kabuğu duruyor. (Sabahları yogadan sonra bir büyük bardak suya bir portakal ve yarım limonun suyunu sıkıp içiyorum. Detoks önerilerinden biri bu da. Detokstayım da söylemesi ayıp.) Yarısını doğrayayım, içine bir parmak kalınlığında kestiğim taze zencefili dilimleyeyim. İçimden iki tane de karanfil eklemek geldi. Tamam ekleyelim. Dağ çayı almıştım. Bilirsiniz belki, adaçayının akrabasıdır. İçine bir kaç dal attım. Yapraklı çayların çok uzun demlenmesi gerekmiyor ama kökler demlenme istiyor. Dolayısıyla yaprakları bir süre bekletip çıkardım. Ben artık bitki çaylarını çok sıcak içmiyorum. Biraz ılınsın, güzelce demlensin, zencefilin tadı geçsin istedim. Artık içebilirim. Hepimize arınmış, temizlenmiş, pırıl pırıl sevgilerle dolu bir gün olsun. Ne olur dikkatinizi de ilginizi de olabildiğince iyiye, güzele, sevgiye verin. Olumsuza ilgi gösterdikçe enerjisini büyütür, çoğaltırsınız diyor bilgeler. Niye çoğaltalım ki kötülükleri? Kötüye harcadığınız enerjiyi iyiyi çoğaltmaya harcayın dostlar. Harcayalım yani. Bitki çaylarını da unutmayalım.

23 Ekim 2014

Yumurta yemem diyorsanız


Bugünlerde  içim  yumurta  istemiyor.  Peynir  de  yemiyorum,  yoğurt  da.  Bir  nevi  veganlığa  doğru  çekiyor  bedenim  beni.  Direnmiyorum  ona.  Öyle  istiyorsa  vardır  bir  nedeni  diyorum.  Süt  ürünlerine  dair  henüz  bırakmadığım  tek  şey  günde  bir  tane  içtiğim  kahveye  koyduğum  süt.  60-70  ml  civarında  bir  süt  tüketimim  var.  Onu  da  bırakırım  gerekirse  ya  şimdilik  idare  ediyoruz.  Kahvenin  yanında  tatlı  bir  şeyler  yemeyi  seviyorum.  Çok  tatlı  değil  ama.  Fotoğrafta  gördüğünüz  son  denemem.  Yumurtasız  bir  kek.  Fikri  pazarda  gördüğüm  haşhaş  ezmesiyle  ortaya  çıkan  bir  tür  sağlıklı  browni.  Elmalı  ilçesinden  gelen  satıcı  kendi  üretimimiz,  tazecik  deyince  bir  paket  haşhaş  ezmesi  alıp  eve  getirmiştim.  Tamamen  doğaçlama  olarak  başladım  işe.  Üç  çorba  kaşığı  haşhaş  ezmesi  koydum  kaba.  Biraz  suyla  seyrelttim.  İki  tatlı  kaşığı  kakao  ekledim,  bir  tatlı  kaşığı  kadar  narenciye  çiçeği  suyu  (Orta  doğu  ülkelerinde  tatlılarda  çok  kullanılan  bu  mis  kokulu  sıvıyı  çok  seviyorum),  6  çorba  kaşığı  tam  un,  yarım  bardaktan  az  keçiboynuzu  pekmezi,  bir  çay  kaşığı  karbonatı  güzelce  karıştırdım  ve  yağlı  kâğıt  serdiğim  bir  tepsiye  döktüm.  Kalınlığı  2  cm  kadardı.  Katıca  olduğundan  elimi  ıslatarak  yaymak  zorunda  kaldım.  170  derecede  ısıttığım  fırında  25-30  dakika  kadar  pişirip  soğumaya  bıraktım.  Ufak  ufak  dilimledim  ve  kahvenin  yanında  yedim  4-5 gün (kapaklı  bir  kapta  buzdolabında  tuttum).  Biraz  daha  haşhaş  ezmesi  var.  Bir  kere  daha  pişireceğim  ama  bu  sefer  içerikte  değişiklik  yapmayı  düşünüyorum.  Biraz  kakule  koyasım  var.  Belki  içine  elma  da  rendelerim.
*** Keki  yeniden  yaptım.  Bu  sefer  ununu  daha  az  koydum  (silme  5  kaşık).  Daha  suluca  bir  hamur  oldu.  Elma rendelemedim.  Tam  30  dakika  pişirdim  170 derecede.  Kıvamı gayet  güzel  ancak  kesmek  için  iyice  soğumasını  beklemek gerekiyor.  Bir  de  hafif  bir  dağılma  var,  ona  bir  çözüm  bulmak  gerek.

23 Eylül 2014

Sonbahar gelince


Sonbahar  gelince  diyordum.  Geri  dönülür.  Neye?  Garip bir  soru.  Yanıtı  da  kolay  değil.  Bir  yanım  "içe"  diyor  ama  ben  zaten  içerdeyim,  bunca  zamanlık  sessizliğimden  belli  değil  mi?  Neyse  biz  derinlere  inmeyelim,  ortalığı  karıştırmayalım.  Şimdi  sabah  sabah,  pazardan  yeni  dönmüşken  oturup  yazmak,  ev  pazardan  gelenlerle  dağınık  haldeyken,  sabah  6:30'da  uyandım  diye  kafam  bulanıkken,  çayım  yanı  başımda  beni  bekliyorken, Cennet  ablamdan  zor  zahmet  aldığım  (sahibi  var  ayırdım  dedi  durdu  sabah  sabah  ya  kıyamadı  bana)  süt  ocakta  kaynıyor,  taze  yer  fıstıkları  tuzlanıp  haşlanmak,  geçen  çarşamba  aldığım  bamyalar  ayıklanmak  üzere  suda  bekliyorken,  armutlar,  avokadolar,  erikler  ve  yeşilden  sarıya  yenice  dönmüş  halleriyle  limonlar  masadaki  kâseye,  mevsimin  son  incirleri  ve  simsiyah  tatlı  üzümler  buzdolabındaki  kâseye  kurulmuşken,  kırmızı  etli  biberler  közlenmek,  tavşan  yüreği  zeytinler  çizilmek,  yaz  domatesleri  doğranıp  dondurulmak  üzere  sessizce  sıralarını  beklerken  ne  yazabilirim  ki  ben?  Daha  da  ötesi  ne  yapabilirim?  Bir  yanım  diyor  ki  boş  ver  her  şeyi,  çık  dışarı,  dağları  seyretmek  için  parka  git.  Ötede  sessizliğini  koruyan  yanım  çaktırmadan  sen  uykunu  alamadın,  sütün  altını  kapattıktan  sonra  biraz  uyu  diyor.  Oysa  ben  zaten  aylardır  yazmamışım,  dostlarım  içerler  olmuş,  blogum  iyiden  iyiye  küsmüş.  Ne  diyeyim  ki  ben?  Sözüm  tükenmiş  a  dostlar.  Ondandır  sessizliğim.  Zaten  bugün  işim  çok.  Yoğurt  mayalanacak,  lor  yapılacak,  zeytin  çizilecek,  biber  közlenecek,  iç  börülce  ayıklanacak,  bamya  pişirilecek,  arada  acıkılıp  yemek  yenecek,  bu  meyveler  ne  tatlıymış  diye  sevinilecek,  kahve  vakti  gelince  lorlu,  keçiboynuzu  pekmezli  kekten  bir  kaç  parça  konup  kahve  ile  keyif  edilecek...  Bir  gün  daha  akıp  gidecek  hayattan.  Son kullanma tarihi geçmiş  sepetine  atılacak  bir  gün  daha.  Yine  uyuyacağım.  Yine  kalkacağım.  Bu  sefer  soframda  Burhaniye'nin  değil  Antalya'nın  pembe  domatesleri  olacak,  ekmeğime  avokado  süreceğim  (ki  bu  Antalya  kahvaltılarının  en  büyük  keyfidir),  Burhaniye'nin  o  mis  gibi  süt  kokan  lorundan  değil  kendi  yaptığım  peynirden  yiyeceğim.  Çayımı  Kazdağı'na  değil  Beydağı'na  bakarak  içeceğim.  Öyle  işte.  Niye  yazmıyorsun  diyordunuz  ya,  işte  bu  yüzden.

04 Nisan 2014

Çakma browni


Hızlı yaşar olduk, çok hızlı. Belki hız kendi hızımız değil, belki biz sadece seyirciyiz. Belki seyirci olmak istemiyoruz ama akıp geçiyor olaylar, etki edemiyoruz, derenin dibindeki bir taş parçasını görüp uzanmak ama yetişememek gibi. Böyle zamanlarda (ne diyeyim işte biliyorsunuz hepiniz), iç sıkıntısını gidermek için mutfağa girse dahi insan, yapıp ettiğini sözcüklere dönüştürmeye mecal bulamayabiliyor. Bulsa da anlamsız geliyor şunu yaptım bunu ettim demek. Canlar giderken, insanlar çaresizlik içinde kıvranırken sizin mutfağınızdan çıkan bir yiyeceği sermeniz tezgâha, ayıp gibi geliyor. Ne önemi var ki? Yok gerçekten, hiç bir önemi yok. Ama bu işin sonu da yok. Bazen çıldıracak gibi oluyorsunuz, çığlık atmak istiyorsunuz. Patlıyor öfkeniz. Sonra dönüp bakıyorsunuz. Belki de günlük akışa dönmek gerek. Belki yapmamız gereken tek şey kabulleniş. Belki ihtiyaç duyduğumuz şey çıldırmamızı engelleyecek bir tatlı. Ne diyorum ben? Ne diyorum sahi. Saçma her şey. Hepsi saçma. Gerçek olan tek şey var, o da yaşam. Yaşamı da bir nefes alış verişine indirgeyebilsem, sadece ondan sorumlu olsam her şey düzelecekmiş gibi geliyor. Size de öyle geliyor mu bazen? Hırslanıyorum yine de. Hırsımı mutfaktan çıkarıyorum. Gerçeğini yapsam biliyorum ki çok yağlı gelecek, çok ağır gelecek. Oysa ben browni yemeyi seviyorum kahvenin yanında. Öyleyse çakmasını denemek bir çözüm olabilir. David Lebowitz'in şu linkteki tarifini seviyorum aslında. Onun üzerinden yeni bir tarif yaratabilirim. Şeker yerine yarım bardaktan az keçiboynuzu pekmezi, önerilen miktardaki tereyağ yerine bir tatlı kaşığı tereyağ ve bir kaç çorba kaşığı süt kaymağı ile denesem? Gerisi hemen hemen aynı. Sadece "cheesecake browni" yapmayacağım için sondaki malzemeleri kullanmayacağım. İki köy yumurtası, yarım bardak (70 gr) tam un, 1 çorba kaşığı kakao, yarım bardaktan az pekmez, bir tutam tuz, bir çay kaşığı kadar vanilya ekstresi, bir tatlı kaşığı Ortadoğu mutfaklarında çokça kullanılan narenciye çiçeği suyu, dediğim miktarda yağ ve kaymakta eritilmiş 200 gr bitter çikolata (kuvertür çikolatası) ile hazırladığım hamuru yağlı kağıt yaydığım kare borcama döküp üzerini düzeltip doğru fırına. Bazı günler Absürdistan'ın gündeminden uzaklaşıp kendi gündemini yaratabilmek de güzel. Bu gündem bir hafta boyunca kahve yanında yiyeceğin çakma browninin yaratılmasından ibaret olabilir. Olsun. Ölesiye çığlık atmaktan iyidir.

27 Ocak 2014

Sevgi bütün engel ve sınırları aşar


Yıllar önce yazdığım "Sevgi ve Kanser" başlıklı yazıyı okudum biraz önce.  İçimden geldi, bloga koymak istedim. Belki de yazının sonunda linkini göreceğiniz video idi bana bu yazıyı yazdıran kimbilir. Aşağıdaki kısım Thorwald Dethlefsen ve Dr. Rüdiger Dahlke'nin sanırım Türkçe'ye de çevrilmiş olan "The Healing Power of Illness: The Meaning of Symptoms and How to Interpret Them"  (Hastalığın İyileştirici Gücü: Belirtilerin Anlamı ve Onları Yorumlama Yöntemleri) adlı kitabından. (Bu benim çevirim, bilmiyorum kitabın çevirmeni metni nasıl çevirmişti? Ayrıca bulursanız kitabı okuyun isterim, ben o kitaptan çok şey öğrenmiştim!)

Sevgi , bütün engel ve sınırları aşar.
Sevgide kutuplar biraraya gelir ve birbirlerinin içinde erirler.
Sevgi bütün evrenle bir olmaktır. Sevgi her yere el atar ve asla vazgeçmez.
Sevgi korku tanımaz -ölüm korkusunu bile- çünkü sevgi yaşamın kendisidir.
Bilerek sevgiyi yaşamayı reddedenler sevginin vücutlarına nüfuz ettiğini görme riskini göze almalıdırlar. Bu durumda sevgi, kişinin karşısına kanser kılığında çıkabilir.
Kanser hücreleri de bütün engel ve sınırları aşar: kanser, organların kendilerine has özelliklerini yok eder.
Kanser de her yere yayılır ve asla vazgeçmez (metastaz).
Kanser hücreleri de ölümden korkmazlar.
Kanser, sevginin olumsuz bir ifadesidir.
Evrendeki tüm varlıklarla bir olma duygusu ancak bilinç düzeyinde tadılabilir, madde düzeyinde değil. Çünkü madde, bilincin gölgesidir.
Dünyayı değiştirmeye çalışan insanların tüm çabalarına karşın sorunların ve anlaşmazlıkların, sürtüşmelerin ve yüzleşmelerin olmadığı mükemmel bir dünya asla olmayacak. Bu şekilde hastalıklardan ve ölümlerden arınmış, sağlıklı bir insanlık da olmayacak. İnsanlığın geleceği için koyulmuş olan hedeflere ulaşmamız ancak bilincimiz özgürlüğe kavuştuğunda mümkün olacak.
Onca uç noktanın olduğu dünyamızda sevgi birşeylere tutunmamıza olanak sağlıyor. Evrendeki tüm varlıklarla bir olduğumuzda hepimiz etrafımıza sevgi ışığı saçacağız.
Kanser yanlış anlaşılmış sevginin belirtisidir. Kanser gerçek sevgiye saygı duyar. Gerçek sevginin sembolü kalptir. Ve kalp, kanserin zarar vermediği tek organdır!
(Yukarıda bahsettiğim videonun linki: http://www.theperennialplate.com/episodes/2013/04/episode-117-tea-for-two/

13 Ocak 2014

Kaldığımız yerden



Bir yerlerde kalmıştık biliyorum ama nerede?

Ruhum bir yerdeydi, ben öte yerde.


Gitmek zamanıydı, bir hallerdeydim.

Zaman işte zaman. Geçiveriyor.

Bendim, gidecektim, heyecanlar içindeydim.


Derken gittim.


Zaman geçti.

Hep geçer ya zaten.

Yine öyle geçti.

Sonra ben döndüm.


Ben.

Ben olarak gittim.

Kim olarak döndüm?

Bir anlasam.

Kaldığımız yerden devam edecek Mutfakta Zen.

Dostların cümlesine selam olsun.

16 Kasım 2013

Ayva mevsimi


Bugün Her Güne Bir Yemek'in yeni baskısından bir tarif eklemek istedim. Çok sade, çok basit, çok lezzetli bir tatlı. Bu hafta pazardan ilk ayvamı aldım. Tatlısını yapmayacağım hayır, o çok sevdiğim ayvalı, nohutlu kereviz yemeği için aldım (hoş ayvam iki adet, biriyle de tatlı yapabilirim pekala) ama bu size tatlı tarifi vermeyeceğim anlamına gelmez tabii. Bu tatlı için iki adet ayvanın kabuklarını soyup çekirdeklerini çıkarın, dilimleyip kararmamaları için limonlu suda bekletin. Yayvan bir tencereye yarım bardak su koyup ayvaları dizin, arzu ettiğiniz kıvama gelene kadar pişirin. Bal koyacaksanız pişirme işlemi bittiğinde üzerine gezdirin, şeker kullanıyorsanız baştan da koyabilirsiniz. İki ayvaya iki çorba kaşığı bal veya şeker yeterli. Rengi kararsa da farketmez derseniz pekmezli olarak da pişirebilirsiniz. Soğuduğunda tabaklara pay edin, üzerlerine tarçın serpin, varsa fotoğraftaki gibi pikan cevizi, yoksa cevizle servis edin. Ha tabii dondurmayla, kaymakla falan da olur neden olmasın, tercih sizin. Ben bu sade halini daha çok seviyorum. Hele böyle sarı sarı bakmıyorlar mı bana, sarılıp öpesim geliyor.

30 Ekim 2013

Geldi çorba mevsimi



Geldi gerçekten değil mi? Gerçi Antalya'da hâlâ denize girilebiliyor, hâlâ gündüz saatlerinde kısa kollularla gezilebiliyor. Güneş içine işliyor insanın, ılık ılık esiyor rüzgâr. Yine de biliyorum ki bugün Ekim'in son iki gününden biri. İki gün sonra Kasım ayı gelmiş olacak. Biliyorum ki yakında soğuk günlerimiz de olacak. Öyleyse çorba kâseleri yıkansın, zihindeki tarifler birer birer ortaya dökülsün. Bizim pazarlarda kışlıkların yanı sıra yazlık sebzeleri de bulmak mümkün. Dün mesela, bizim tonton teyzelerden tarla patlıcanı, domatesi, kabak, salatalık, biber ve fasulyesi aldım. Fasulye için annem "bu sene yediğim en lezzetli fasulye" dedi. Patlıcana da bayıldı. Siz de bulabiliyorsanız yazlıkları, kullanın, bulamıyorsanız da kışlık sebzeleri tercih edin. Bir tahıl (arpa şehriye veya ufak bir tür makarna olabilir, buğday, çavdar, yulaf olabilir, bulgur olabilir), bir bakliyat (mercimek, kuru fasulye, kuru barbunya, nohut vs), dilediğiniz sebzelerden (küp şeklinde doğranmış olarak) azar azar (birer tane genelde yetiyor, hele de çeşit çoksa), az biraz zeytinyağı, tuz, karabiber, pul biber, kuru nane. Tabii su, dilerseniz biraz da salça. Yaza da kışa da uyan halis mulis bir çorba. Yapana da yiyene de şifa olsun.

25 Ekim 2013

Bereketli günler ola...


Nar demek bereket demek. Bence zaten bu salatadaki her şey bereketin bir ifadesi. Geyibayırı'ndan nar, Elmalı'dan elma, pazardan taze soğan, tonton nenelerimden birinden içlenmiş taze börülce, Burhaniye'den ceviz, Kastamonu'dan siyez bulguru, çok güzel bir kadının düğün hediyesi olarak aldığı zeytinlikten mis kokulu zeytinyağı... Başlı başına bir öykü bu tabak. Üstelik kendisi miniminnacık ama baksanıza resmen içi bir bereket küpü. Zorunluluktan çıkan tariflerden biri bu da. Evde malzeme yok günlerinden. Bir de belki misafir gelir, hazır olsun tariflerinden. Bir kereyle yetinilmeyip akla geldikçe yapayım denilen şifalıklardan. Diyeceğim o ki, bereketli günler ola...

18 Ekim 2013

Makarna lütfennnnn!



Önce www.makarnalutfen.com adresine gidilir. Oradan aile yadigârı (hem de memleketime, yani Eskişehir'e has) mercimekli mantı seçilir. Tabii başka şeyler de seçilir çünkü hepsi birbirinden özel tatlar. Çorbalar, erişteler, ıspanaklı, pancarlı, brokolili, kerevizli, karnabaharlı, biberli ve domatesli makarnalar... Seçilir diyorum ama karar vermek de öyle zor ki. Bir ondan bir bundan derken hayaller zihinde uçuşup dururken ödemesi yapılır ve heyecanla paketin gelmesi beklenir. (Gerçi ben öyle yapmadım. Bu muhteşem mantıyı arkadaşım Ayfer getirdi armağan olarak. Teşekkür ederim Ayfer'ciğim!) Paket gelince "ayyy ne güzeller, incecik, çıtır çıtır, çiğ çiğ bile yenir bu mantı" denir. Nasıl kıyacağım ben şimdi bunlara, tablo gibiler diye düşünülür ve uygun an gelene kadar (bir kriz anı mutlaka olacaktır) paket erzak dolabına kaldırılır. O kriz anı (ki evde bir şey yok ne yiyeceğim ben şimdi anıdır bir yandan) geldiğinde tencereye biraz su ve azıcık tereyağı konur. Su kaynayınca mantılar atılır, piştiğine kanaat getirdiğinizde de doğranmış taze soğan. Baharat olarak az pul biber ve biraz tuz. Çorba gibi kaşıklanır, pek güzel olur. (Bir de miniminnacık arpa şehriyeler var ki onları da yeşil mercimekle yaptığım çorbaya koydum.)

10 Ekim 2013

Sonbahar pazarları



Demiyorsunuz ki artık pazar falan anlattığın yok. Aslında çok şey anlatıyorum ama sessiz, içten içe. Ayfer'ciğim bu güzel fotoğrafımı göndermiş, haydi dedim hiç değilse pazarlarımızı anlatayım. Fotoğrafım dedim dikkatinizi çektiyse, ben görünmesem de parmağım görünüyor. Eh sepetim de afili yani. Yakıyor ortalığı. Peki ya içindeki domateslere ne diyeceksiniz? Artık yazın son yayla domatesleri geliyor pazara, son pembeler. Her hafta biraz alıyorum ya bu son, gerisi yok gari dedikleri an stoklama yoluna gideceğim. Hoş ne kadar stoklanır ki, bilemediniz iki hafta. Sonra yazı beklemeye başlayacağım yine. Bu ara haftada iki kere gittiğim zamanlar oldu pazara. Bir sürü kışlık aldım. Zeytinlerim tatlanıyor (kimini kırdım kimini çizdim), biberler közlendi buzlukta, közlenmiş biberlerin bir kısmı közlenmiş patlıcanlarla birlikte soslandı, kış için ayrıldı. Dün akşam biraz domates sos yaptım, sarımsaklı, makarna sosu olarak, fazlaca yaptım, kalanı 3 porsiyona bölüp ufak kaplarda dondurdum, kırmızı krizine gireceğim günler için. Kırmızı biberlerin bir kısmını küp küp doğrayıp buzluğa attım, kışın yemeklere renk veriyor. Bir miktar domatesi küp şeklinde doğrayıp, birazını rendeleyip dondurdum. İki pişirimlik de bamya. Doldu zaten buzluk. Hiç bu kadar doldurmamıştım. Bu sene yaz nimetlerinden ayrılmak istemedim galiba. (Gerçi bu ilk sefer değil, her sene anasından ayrılan çocuk gibi hüzün yaşarım.) Bitmeden bir kaç kere daha yiyeyim diye yayla fasulyesi alıyorum, en sevdiğim haliyle, beyaz barbunyayla pişirmek üzere. Barbunya da bitti bitiyor. Böyle işte. Günler geçigeçiveriyor. Kış geldi gelecek. Bense güneşin ve mevsim pazarlarının tadını çıkarmaya çalışıyorum, sessiz sessiz. (Bu güzel fotoğraf için Ayfer Yavi'ye teşekkür ederim.)

03 Ekim 2013

Fıstık gibi



Hem de ne fıstık.Aynaya baktım, kendimi gördüm. Seni de gördüm aynada. Fıstık gibiydin. Ne yaptın saçına? Gözlerinin içi gülüyor. Hadi bir kere de benim için gülümse. İyi geliyor insana değil mi gülümsemek? Bir başkasına, bir başka şeye, başka bir varlığa değil, kendine gülümsemek. Hem de gözlerinin içine bakarak. Fıstık gibisin bugün. Hep öyle kal.
*
Lafı açmışken fıstıklardan bahsetmemek olmaz. Alınır küserler sonra. Bu fıstıkları Kuala Lumpur'dan Penang'a giderken, otobüs mola verdiğinde görmüştüm. Sarı sarı. Almadım. Otobüste yan komşum ikram edince sevinerek kabul ettim. Meğer haşlanmış yerfıstığı imiş ve pek lezzetliymiş. Sonra hiç yapmadım, yapmadım ama unutmadım da. Geçen hafta pazarda taze fıstıkları görünce sordum hanımlara, siz hiç fıstık haşladınız mı? Aa evet haşlarız, pek güzel, kestane gibi olur dediler. Nasıl yapacağım? Suyuna biraz tuz koyarım dedi biri. Peki dedim. Makarna suyu kaynatır gibi kaynattım tuzunu da ekleyip. Kabuğuyla yıkadığım fıstıkları attım. 10-15 dakika kadar piştiler. Aman bir lezzetli oldu ki sormayın. Gözü kapalı yese insan, hakikaten kestane der.

27 Eylül 2013

Kekim diyorsa kektir



Diyorsa ki ben buyum, inanacaksın arkadaş. Öyle diyorsa öyledir. Kekse kektir, yalan söyleyecek hali yok ya. Ha derseniz ki keke benzer yanı yok bunun, size de inanırım. Yalan söyleyecek haliniz yok ya. Kendime de inanırım şimdi, bakın orada anlaşalım. Niye inanmayayım ki, ben yaptım neticede. Ben koydum kaba az biraz tereyağı. Fırın çalışıyordu zaten, eridi kendiliğinden. Üzerine yumurtayı ben kırdım, tek bir yumurtayı. Robotta çektiğim badem ve dut kurularını ben ekledim, ununu, tarçınını, sütünü, karbonatını, accıcık pekmezini ben koydum. Elimle yoğurdum. Ekmek mi bu neden yoğurdun ki diye soracaksınız biliyorum. Haklısınız ekmek değil. Sadece alışkanlık. Yaz boyu kahve yanında yediğim, adı lorlu kurabiye olup kurabiye değil kek gibi pişmiş olan az biraz tatlı çöreği elimle yoğuruyordum. Bunu da yoğurdum, yağlanmış tepsiye yaydım, elimi ıslatıp bastırdım, üzerini düzelttim. 170 derecede pişirdim. Ha bir daha yapsam aynı şekilde mi yaparım yapmam orası ayrı. Ununu daha az koyarım. Biraz daha yumuşak olur öylece. Böyle de güzel güzel olmasına. Kahvenin yanında öyle kendince kıvamıyla hoş oldu. Sevmedim değil, haşa, neden sevmeyeyim pek sevdim. Mutlu olmaya hazırdım zaten, yaptım, yedim, mutlu oldum.

22 Eylül 2013

Kampanya bitmeden

Ne çok zaman oldu yazmayalı. Neredeyse unutmuşum bloga nasıl yazı yazılacağını. Bu uzun ayrılık için özür dileyerek başlayayım istedim söze ve bir tanıtma/hatırlatma yapayım istedim. Her Güne Bir Yemek'in güncellenmiş yeni baskısı Mayıs ayında raflardaki yerini aldı almasına da ben burada tanıtamadım bile. 150 yeni tarif, yeni fotoğraflar (artık her yemeğin fotoğrafı var), yeni sayfa düzeni ve son yıllardaki seyahatlerimden bilgilerle, yeni dostların katkılarıyla ilk baskısına göre çok daha içime sinen bir kitap oldu. Sağlıklı beslenmek isteyen dostlara da müjde, kitaptaki tariflerin pek çoğu diyet yapmak isteyenler için uygun. Neden mi? Çünkü diyet hallerine uygun tarifler içeren bir kitap hazırlığında idim. Her Güne Bir Yemek'i oldukça ciddi bir şekilde değiştirmek istediğim için ondan vazgeçip hazırladığım tariflerin çoğunu Her Güne Bir Yemek'te değerlendirmeye karar verdim. Bu halini beğenirsiniz umarım. İdefix'te şu anda %35 indirimle satılıyor, aklınızda olsun!
*
Görüşmeyeli neler oldu? Hem çok şey oldu, hem bir şey olmadı. Miniklerim (Maya ve Leyla) üç hafta kadar bizimleydiler, onlarla birlikte olmanın tadını çıkardık. Bu yaz bahçemiz pek verimli idi, pazardan hiç bamya ve börülce almadım, bahçeden yedik. Hatta bir kısım börülceyi dalında kurumaya bırakıp ayıkladım, kışlık olarak Antalya'ya getirdim. Salatalık, domates, biber, patlıcan ve maydanoz da bahçedendi. Hünnap ağacımız meyveden yıkılıyordu, daha tam tatlanmamış olsalar da toplayıp getirdim, elma niyetine çıtır çıtır yiyorum. Komşularımızdan gelen çekirdeksiz üzümleri kuruttum. Bu kış keklerde tatlandırıcı olarak onları kullanacağım. Annem için biber-domates karışık salça yaptım. Domates de kurutacaktım ya pazarda organik pembe domateslerin kurusunu görünce uzun zamandır ilk defa kuru domates aldım. Bu yaz kendimi nadasa bıraktım. Temizlenme, arınma dönemi olsun istedim. Tam başarılı olamadıysam da üzerinde çalışmaktayım. Bir gün inşallah...

04 Mayıs 2013

Balkon bahçem


Bugünlerde yaşama sevincim bu mini bahçe. Bahçe bile değil, balkon aslında kendisi ama kendini bahçe zannediyor. Sardunyalara biberler, kiraz domatesler, fesleğen ve naneler eklendi. Aslında beş litrelik pet şişelerin tepesini yanlamasına kesip toprakla doldurarak onlardan yeşillik saksısı yapma planım var ya, beklemede. Müsait olduğumda apartmanın bahçesindeki toprak ıslaktı, sonra ben yolculuğa çıktım, geldim gelmesine ya yol yorgunluğunu bir türlü atamadığımdan gerçekleştiremedim onu. Yapacağım elbet ancak yapana kadar da bu güzelleri seyretmekten beni kimse alakoyamaz. Ah tabii bir de her sabah bir dal nane koparıp çaya atmanın, serin bir bardak suyu bir dilim limon ve bir dal naneyle serinletmenin ne parasal ne sözcüksel karşılığı olmadığını söylemeliyim ki sizi de balkonunuzu yeşertme konusunda yüreklendirebileyim.

18 Nisan 2013

Biraz ordan biraz burdanlarla


Bu blogun okurları (yani eskiden beri okuyanlar demek istedim) benim biraz ordan biraz burdanlarla yarattığım kekleri bilirler. Bir de tasarrufseverliğimi. Geçen gün balık yapmak için fırın yanınca hadi ısı boşa gitmesin, zaten kahve yanında yemeyi de seviyorum diye bir uyduruk kek yapayım dedim. Ne malzemem var? Pazardan aldığım sütten var, köy yumurtam, tam unum, azar azar kalmış bademlerim ve keşü fıstıklarım... İki yumurtayı kırıp çırptım. Geçen sene Göynük'ten aldığım elma pekmezinin sonu kalmıştı, onu ekledim. Birer çay kaşığı tarçın ve toz zencefil. Çok az sadeyağ erittim keki yapacağım mini kalıplardan birinin içinde (fırının üzerine koyunca hemen eridi zaten, ekstra enerji kullanmadım), sütten biraz ekledim, bademle fıstığı mini robotta çekip un haline getirdim. Bir bardağa yakın un ve bir çay kaşığı da karbonat ekleyip karıştırdım, 180 derecede ısınmış fırında pişirdim. Oldu size mis gibi bir kek. Her gün kahvemin yanında iki tane bu minilerden yiyorum, bana yetiyor.