21 Haziran 2007 Perşembe günü çekmişim bu fotoğrafı. Sao Paolo'daki (yani Brezilya'da) 3 ya da 4. günüm. Üzerinden neredeyse beş sene geçmiş, şaka gibi. Pazarları seviyorum ya, orada da pazarı bulmuşum, girip içinde kaybolmaz mıyım. Kayboldum elbet. Meyveyi zaten çok ama çok severim, orada benim için yeni bir sürü meyve var. Yıldız meyvesi de onlardan biri. Daha önce tatmışım ama ortamının dışında. Kendi ortamında, yetiştiği bir ülkede yemediğim için gerçek tadını da bilmem mümkün değil. Brezilya'da "carambola" diyorlardı yanlış hatırlamıyorsam. Şekli nedeniyle İngilizce'deki adı ise "star fruit". Tadı? Öyle ahım şahım değil ama şekli o kadar güzel ki dilimleyip yemek istiyorsunuz. Zaten pazarda da size bir dilim ikram eden bir satıcı bulunuyor mutlaka. Aslında Filipinler, Endonezya, Sri Lanka, Hindistan civarlarına has, şurada okuyabilirsiniz. Ancak sonraları Orta ve Güney Amerika'daki yarı tropik iklimlerde de yetiştirmeye başlamışlar. O gün orada ve Brezilya'da geçirdiğim sonraki günlerde bulduğum bütün meyveleri ve meyveli yiyecekleri tatmıştım. Güzel günlerdi. Sabah sabah neden aklıma geldi bilmem diyecektim ki dün Home TV'de izlediğim bir yemek programında şefin yaptığı meyve salatasına yıldız meyvesi koyduğunu anımsadım. Eh onun üzerine bu görüntü çıkınca karşıma, sizi yanımda sürükleyip uzaklara yelken açmak kaçınılmaz oldu. Dilerim bu ufak kaçamağımız hoşunuza gitmiştir. Sağlıcakla.
26 Ocak 2012
Hadi gelin bugün uzaklara gidelim
21 Haziran 2007 Perşembe günü çekmişim bu fotoğrafı. Sao Paolo'daki (yani Brezilya'da) 3 ya da 4. günüm. Üzerinden neredeyse beş sene geçmiş, şaka gibi. Pazarları seviyorum ya, orada da pazarı bulmuşum, girip içinde kaybolmaz mıyım. Kayboldum elbet. Meyveyi zaten çok ama çok severim, orada benim için yeni bir sürü meyve var. Yıldız meyvesi de onlardan biri. Daha önce tatmışım ama ortamının dışında. Kendi ortamında, yetiştiği bir ülkede yemediğim için gerçek tadını da bilmem mümkün değil. Brezilya'da "carambola" diyorlardı yanlış hatırlamıyorsam. Şekli nedeniyle İngilizce'deki adı ise "star fruit". Tadı? Öyle ahım şahım değil ama şekli o kadar güzel ki dilimleyip yemek istiyorsunuz. Zaten pazarda da size bir dilim ikram eden bir satıcı bulunuyor mutlaka. Aslında Filipinler, Endonezya, Sri Lanka, Hindistan civarlarına has, şurada okuyabilirsiniz. Ancak sonraları Orta ve Güney Amerika'daki yarı tropik iklimlerde de yetiştirmeye başlamışlar. O gün orada ve Brezilya'da geçirdiğim sonraki günlerde bulduğum bütün meyveleri ve meyveli yiyecekleri tatmıştım. Güzel günlerdi. Sabah sabah neden aklıma geldi bilmem diyecektim ki dün Home TV'de izlediğim bir yemek programında şefin yaptığı meyve salatasına yıldız meyvesi koyduğunu anımsadım. Eh onun üzerine bu görüntü çıkınca karşıma, sizi yanımda sürükleyip uzaklara yelken açmak kaçınılmaz oldu. Dilerim bu ufak kaçamağımız hoşunuza gitmiştir. Sağlıcakla.
18 Ocak 2012
Evde yoğurt yapımı
Benden ses çıkmıyorsa bilin ki yollardayım. Oralardan yazmak zor oluyor. Gündüz zaten çok yoğun çalışıyoruz. Akşam olunca da bir otel odasında oturup blog yazmak anlamsız mı geliyor ne? Neyse ki şu anda odamda, mis kokulu nergislerimle başbaşayım da yolculukta ihmal ettiğim dostlarıma yazabiliyorum. Hem zaten bu sabah erkenden çıkıp (kahvaltı dahi etmeden) pazara gitmişim, bir sürü güzel şey almışım, üstüne üstlük yoğurdumu mayalayıp kalan sütle bir kase de sürmelik peynir yapmışım. Salata malzemelerim yıkanıyor, pancarlar haşlanıyor, salataya koyacağım yabani pirincim pişmiş, soğumakta... Hep evde yoğurt yapmanın erdemlerinden bahsedeyim istiyorum ama her seferinde unutuyorum. Ya da önemsiz mi buluyorum ne? Oysa ev yoğurdu gibisi yok. Hele de hazır yoğurtların hepten bozulduğu, yoğurttan başka her şeye benzediği bir dönemde. Adam gibi gerçek süt bulabiliyorsanız benim gibi porsiyonluk kaplarda (fotoğraftakileri çok seviyorum, mor kapaklı yoğurt kaplarım benim) mayalayın yoğurdunuzu. Ben sütü kaynatır kaynatmaz kaplara pay ediyor, parmağımın ucunu sokup yanmadığımda (ama sütün ısısı hissedilmeli) ılık sütle seyrelttiğim yoğurdu pay ediyor, güzelce karıştırıp kapaklarını kapatıyor ve uyumaya bırakıyorum. Üzerine battaniye örtüyorum tabii. Süt sıcakken kaba konduğunda kolay kolay soğumuyor. Mayalanma süresi sonunda (7 saat bekletiyorum) kaplar hala ılık oluyor. Sonra kapaklarını açıp biraz oda sıcaklığında bekletiyor, kapatıp dolaba diziyorum. Her gün bir kase. Ohhhh var mı evde olmak gibisi! (Bu hafta Adana bölümümüz yayınlanıyor, hatırlatayım. Çarşamba 20:00'de, tekrarı pazar 19:15'te, Kanal 24'te.)
09 Ocak 2012
Kadıköy'den bir lezzet mabedi
Geçtiğimiz haftalarda çekimler için İstanbul'daydım. Görmek istediğim çok dostum vardı ancak çok azıyla buluşma şansı bulabildim. Yine de sevdiğim bazı lezzet mabedlerini ziyaret ettim, sahipleri dostlarımsa hasret giderdim, değilse tanıştım, yiyeceklerini tattım. İstanbul'da çektiğimiz iki bölüm yayınlandı zaten, belki bir kısmınız izlemişsinizdir. Birincisi yılbaşından önce (tekrarı 1 Ocak günü idi) yayınlanan Beyoğlu bölümü, ikincisi ise Sarıyer bölümü idi. Bu hafta (çarşamba 20:00'de) Kadıköy'de çektiğimiz bölüm yayınlanacak. İşte bu fotoğrafta gördüğünüz perde pilavı da ekranda izleyeceğiniz lezzetlerden biri. Perde pilavının hikayesini bilmiyorsanız dinleyin. Benim çok etkileyici bulduğum yemek öykülerinden biridir perde pilavı. İstanbul'da yaşayıp da Çiya'da yemek yememiş olan okurum var mıdır bilmiyorum. İstanbul'da yaşamıyorsanız dahi Çiya'nın lezzetleriyle tanışmışsınızdır. Şimdi burada ne desem az biliyorum. Zeynep ve Musa Dağdeviren, Türkiye'de yemek anlayışını değiştiren insanlardan. Bu yüzden kendilerine saygım büyük. İşte biz de bu haftaki bölümü çekmek için Çiya'nın yanı sıra daha nice özel mekanı gezdik Kadıköy'de. Bu mekanlardan biri de Baylan Pastanesi. Yine İstanbullu olup Baylan'ın lezzetlerini bilmeyen yoktur. Çoğu insan Baylan denildiğinde "kup griye"yi anımsar ancak benim en sevdiğim tatlı bambaşkadır. Bunu da Harry bey ile yaptığımız söyleşide göreceksiniz. Yolunuz düşerse mutlaka tatmanızı istediğim bir lezzet bu. Daha pek çok şey var bu haftaki bölümde. Dilerim sizler de izlersiniz. Kadıköy bölümü yayınlanırken ben Türkiye'nin bambaşka bir yöresinde olacağım. Hepinize güzel bir hafta diliyor, işimin başına dönüyorum. Bugün iş çok. Yarın ise yolculuk var.
03 Ocak 2012
Günün güzelliği
Çarşamba notu: Aşağıda gördüğünüz fotoğrafı dün çekmedim, not etmeyi unutmuşum. Bu muhteşem kabakları ve diğer olağanüstü güzellikteki sebzeleri bu akşam Sarıyer'de çektiğimiz bölümde izleyebilirsiniz. Artık Tak Sepeti Koluna için yayın bilgilerini sağ tarafa koyuyorum, oradan takip edebilirsiniz. Veya yine yanda linki olan Facebook sayfamızı beğenirseniz gelişmelerden düzenli olarak haberdar olabilirsiniz. Teşekkürler!
Sabah yatakta bugün günlerden ne diye düşündüm. Perşembe? Değil. Çarşamba? Değil. Salı? Eveeet. Bugün pazara gideceğim ben. Hemen öncesinde offff... duygusu varken üzerimde, pazara gidiyor olmak birden neşelendirdi, hafifletti. Üstelik bir de Tevfik ustaya gidecektim, börek yemeye. Önce bir güzel böreğimi yedim (kahvaltım oldu yani), sonra pazarın cümbüşüne daldım. Dönerken hesap yaptım, pazarda tamı tamına 50 tl harcamışım. Önce çok gibi geldi. Sonra aldıklarımı düşündüm. Yok canım, çok değil. İlk satın aldığım şey üç demet nergis idi. Hemen ilerisinde yaşlı mı yaşlı bir teyze katmerlisini satıyor ama bir demet kalmış. Onu da aldım. Her zamanki elmacımdan elma ve Ankara armudu, onun yanındaki satıcıdan yerelması ve mandalina, biraz ilerdeki otçumdan turpotu, marul, su teresi. Biraz daha ilerledim, alıştığım satıcıların yanına gideyim diye. Pazarda gözleme de yapan hanımdan 5 köy yumurtası ile 2.5 litre süt, bakliyatçı amcadan yarımşar kilo yeşil mercimek ve buğday ("dirgitlik mi kızım?" diye sordu, evet dedim. Yani tam buğday), son gidişimde keşfettiğim muzcudan bahçe muzu (1.2 kg kadar), annemle paylaşırız diye 1.5 kilo körpecik pırasa, karşısındaki satıcıdan iki demet pazı, annem kahvaltıda seviyor diye etli kırmızı biber, kışın tek yediğim sera ürünü kiraz domates, çorbalık diye bir dilim balkabağı. Başka? Bir başka satıcıdan maydanoz, taze soğan, roka ve tere. Bir de yarım kilo tuzsuz kabak çekirdeği. Galiba hepsi bu kadar. Pazardan gelip önce sütü kaynattım. Yoğurdumu mayalayıp kalanıyla sütlaç pişirdim (içine vanilya çekirdekleri ve şeker yerine bal koyarak), turpotlarını yıkayıp haşladım, biraz mercimek ayıklayıp önceden aldığım ıspanak köküyle pişirdim. Maraş'tan getirdiğim sumak ekşisinden ekledim ki hafif ekşi olsun. Salata malzemelerini yıkadım. Saat oldu 2, ben daha yeni oturdum. Biraz nefesleneyim, yemeğimi yiyeyim. Gözlerinizi de daha fazla yormayıp sizi gününüzle başbaşa bırakayım, bugün çok güzel bir armağan almanızı dileyerek. Mutlu günler!
Sabah yatakta bugün günlerden ne diye düşündüm. Perşembe? Değil. Çarşamba? Değil. Salı? Eveeet. Bugün pazara gideceğim ben. Hemen öncesinde offff... duygusu varken üzerimde, pazara gidiyor olmak birden neşelendirdi, hafifletti. Üstelik bir de Tevfik ustaya gidecektim, börek yemeye. Önce bir güzel böreğimi yedim (kahvaltım oldu yani), sonra pazarın cümbüşüne daldım. Dönerken hesap yaptım, pazarda tamı tamına 50 tl harcamışım. Önce çok gibi geldi. Sonra aldıklarımı düşündüm. Yok canım, çok değil. İlk satın aldığım şey üç demet nergis idi. Hemen ilerisinde yaşlı mı yaşlı bir teyze katmerlisini satıyor ama bir demet kalmış. Onu da aldım. Her zamanki elmacımdan elma ve Ankara armudu, onun yanındaki satıcıdan yerelması ve mandalina, biraz ilerdeki otçumdan turpotu, marul, su teresi. Biraz daha ilerledim, alıştığım satıcıların yanına gideyim diye. Pazarda gözleme de yapan hanımdan 5 köy yumurtası ile 2.5 litre süt, bakliyatçı amcadan yarımşar kilo yeşil mercimek ve buğday ("dirgitlik mi kızım?" diye sordu, evet dedim. Yani tam buğday), son gidişimde keşfettiğim muzcudan bahçe muzu (1.2 kg kadar), annemle paylaşırız diye 1.5 kilo körpecik pırasa, karşısındaki satıcıdan iki demet pazı, annem kahvaltıda seviyor diye etli kırmızı biber, kışın tek yediğim sera ürünü kiraz domates, çorbalık diye bir dilim balkabağı. Başka? Bir başka satıcıdan maydanoz, taze soğan, roka ve tere. Bir de yarım kilo tuzsuz kabak çekirdeği. Galiba hepsi bu kadar. Pazardan gelip önce sütü kaynattım. Yoğurdumu mayalayıp kalanıyla sütlaç pişirdim (içine vanilya çekirdekleri ve şeker yerine bal koyarak), turpotlarını yıkayıp haşladım, biraz mercimek ayıklayıp önceden aldığım ıspanak köküyle pişirdim. Maraş'tan getirdiğim sumak ekşisinden ekledim ki hafif ekşi olsun. Salata malzemelerini yıkadım. Saat oldu 2, ben daha yeni oturdum. Biraz nefesleneyim, yemeğimi yiyeyim. Gözlerinizi de daha fazla yormayıp sizi gününüzle başbaşa bırakayım, bugün çok güzel bir armağan almanızı dileyerek. Mutlu günler!
26 Aralık 2011
Yeni bir yıla girerken
Yeni yıla girerken ne dilenir? Hep güzel şeyler söylemek isteriz değil mi? Dileklerimiz, umutlarımız, dualarımız vardır ve isteklerimizi hep o yılın değişim anına saklarız. Benim için o kadar da önemli değildir aslında yeni yıla giriş. Yine de ister istemez etrafımdaki heyecana, sevince katılırım. Yeni yıla bu kadar az zaman kalmışken ne tarifi versem, hangi fotoğrafı koysam diye epey bir düşündüm. Yeni yılda tatlı konuşmak, güzelliklere uyanmak için tatlı bir şeyler olmasında fayda var dedim ve bademli, portakallı bu keki koymaya karar verdim. Muhtemelen pek çok blog, site veya dergide göreceğiniz şaşalı görüntülerden biri değil bu ancak beni tanıdıysanız gösterişe meraklı olmadığımı, daha çok sağlığı ön planda tuttuğumu bilirsiniz. Bu keki badem unu veya ıslatıldıktan sonra kabuğu soyulup blenderdan geçirilmiş bademle yapabilirsiniz. Ben 200 gr kadar badem kullandım. İki yumurta, 4 çorba kaşığı tam un, 1 çorba kaşığı stevia ekstresi, 2 çorba kaşığı bal, portakal kabuğu rendesi (bol bol), karbonat, bir tutam tuz ve badem ekstresi var içinde. Bildiğiniz kekler gibi hazırlıyorsunuz. Ben ekstradan yumurtanın akıyla sarısını ayırıp akları bir tutam tuzla güzelce çırparak ekledim karışıma. Hepsi bu işte. Sonra mini kek kalıplarında (veya kağıt kalıplar kullanabilirsiniz), 180 derecede ısıtılmış fırında pişirdim. İsterseniz pişirirken içine yeni yıl için dileklerinizi de koyabilir ve sonra bu kekleri tüm sevdiklerinize armağan edebilirsiniz. Yedikçe dileklerin gerçeğe dönüştüğünü düşleyebilirsiniz. Neden olmasın ki? Hayal ettim ve olacağına kanaat getirdim. Doğrusu ben öyle yapacağım. Afiyet olsun. Yani iyi yıllar!
16 Aralık 2011
Antakya'dan, Sivas'tan, Antep'ten, Mardin'den
Büyücüleri sever misiniz? Belki biraz korkarsınız onlardan. Tekin değillerdir. Ne zaman ne yapacaklarını bilemezsiniz. Bu büyücü mutfak büyücüsü ise düşünceniz değişebilir. O zaman merak duyarsınız. Peki ne yapar bu büyücü? Yemek yapar. Nasıl yemek yapar? Değişik şeyler yapar. Tam bir büyücüdür işte, bir tutam ondan katar, bir tutam bundan. Bazı mutfak büyücüleri malzemeye takıntılı olur. Bizimki onlardan. Antakya'dan biber salçası getirtir, Kazdağı'ndan şifalı otlar, Gökçeada'dan et. Tarifleri de toplar. Birer birer. O tarifleri kendi yorumuyla uygular tabii. Unutulmuş yiyecekleri anımsatır insanlara. Hiç tatmadıkları şeyler koyar önlerine. Pilava iğde konur muymuş? Konurmuş. Büyücüler meraklıdırlar. Yeni şeyler geliştirmeye, öğrenmeye. Karşılarına çıkan fırsatları (çıkmasa da yaratırlar) kendilerini geliştirmek için kullanırlar. İşte o büyücülerden birini tanıyorum ben. Şu anda da tamı tamına oradayım. Büyücünün yeni mekanında. Mutfakta elektronik caz mı retro mu. Ama değişiyor o da. Birazdan türkülere geçilebilir veya Arap müziği çalınabilir. Mutfak ekibinin canı ne çekerse. Zaten 3 tane masa var. Onların derdi (büyücü, hayat arkadaşı ve ekibi) insanlar gelsin burada onlara derin hizmet verelim değildir. İnsanlar gelsin, makul fiyata acaip güzel şeyler yesinler. Daha doğrusu paketletip evlerine götürsünler. Ya da arasınlar, gönderelim. Ama unu tam un olsun, Balıkesir'deki bir su değirmeninden gelsin. Malzemenin hasını kullansın. Takar kafasına. Bir bakır semaverde çay kaynar durur. Gidip alırsınız çayınızı. Zaten hepi topu üç masa. Firuzağa Camii'ne bakan üç masa. Yok pardon dört. Hatta beş. Lahmacun da vardır burada. Bir de şu yandaki katıklı ekmek. Fırıncı küreklerinin üzerinde bir kağıt, üzerinde çıtır çıtır bir lahmacun. Yanında biraz salata. İsterseniz fırında, güveçte pişmiş ahtapot yiyebilirsiniz. Ahtapotlar Çanakkale'den. Ya da firik pilavı ya da güveçte kuru fasulye. Akşamdan fırının ılıklığında, kendi kendine pişmiş. Kerebiçler, kiliçeler. Kiliçe de ne diyeceksiniz? Süryanilerin Paskalya çöreği. Ama hikayesi olan bir çörek. Düğünde eşlerin "ekmeklerini paylaşma" dileğiyle sembolik olarak kırdığı bir çörek. Ya da işte öyle bir şey. Buranın adı Datlı Maya. Mayalanıp pişiyor ekmekler çörekler fırında. Ama önce Dilara'nın kafasında. Ve ben, şu anda buradayım. Fırından taze çıkmış bir katıklı ekmek yemişim, ekşisi kıvamında yayla çorbası içmişim. Mutfaktan sarımsak kokuları geliyor. Müzik daha değişmedi. Bakalım birazdan ne çıkacak? Offf lahmacunlar gelip duruyor fırından. Çıtır çıtır.
12 Aralık 2011
Bugün kuşlar kadar hafif ve özgür olmak istiyorum
Neden acaba? Neden kuşlar kadar hafif ve özgür olmak istiyorum? Ya siz? Siz de benim gibi düşünenlerden misiniz? Ülkenin, dünyanın gündemi, gidişatı, olup bitenler, çaresiz kaldığınız anlar, yaşamın anlamını, anlamsızlığını tartıp biçtiğiniz zamanlar... Kafanızda bu düşünceler mi gelip gidiyor bugünlerde? Uçmak, hafiflemek, özgürleşmek cazip mi geliyor size de? Ama uçamıyorsunuz değil mi? Gidemiyorsunuz. Uzaklaşamıyorsunuz. Özgürleşemiyorsunuz. Hiç değilse hafifleyebilirsiniz. Nasıl yapacaksınız? Ruhunuza neyin iyi geleceğini ben bilemem tabii. Onu ancak siz bilebilirsiniz ancak en azından baktığımda bile hafiflik hissiyle dolduğum bir salatanın fotoğrafıyla hem bedensel hem de zihinsel olarak hafiflemenize bir nebze olsun katkıda bulunabilirim diye düşündüm. Dilerim işe yarar. Hepsi birbirinden güzel, basit malzemeler. Sultani bezelye bulabilir misiniz bilmiyorum. Bizim pazarlarda görünmeye başladı bile zatı şahaneleri. O yoksa başka bir yeşili ekleyebilirsiniz salatanıza. Renk vermesi için. Bu salatadaki sultani bezelyeler neredeyse kendi buharında, bir kaç dakika haşlandı o kadar. Gerisi çiğ. Bir de çekirdeği hafiften kavurmuştum, yağsız tavada. Daha çıtır çıtır olsun diye. Dolabımda hep bulunur ayıklanmış çekirdek. Salatalara renk ve neşe kattığını düşünürüm. İşte gerisi de çubuklar halinde doğranmış havuç, içi kırmızı, dışı yeşil turp ve Antalya pazarlarında "alabaş" adıyla satılan "kohlrabi". Sosunu canınız nasıl çekerse öyle yapın. Üzerine ister çekirdek, ister susam, ister badem, fındık, ceviz, keyif sizin. İsterseniz listeye soya filizi ekleyin, incecik doğradığınız taze soğan serpeleyin. Ne bileyim işte, sizi hafifletecek bir dokunuş ekleyin hayata. Farzedin ki bu salata hayatın ta kendisi. Nasıl olmasını istiyorsanız o malzemeleri koyun içine.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
