31 Aralık 2010

Yeni başlangıçlara

Sizi yeni çocuklarımla tanıştırayım: Filizlenmekte olan taze soğanlarım. Hani bir ay önce İzmir'e gitmiştim, TRT Belgesel kanalında yayınlanacak bir programa katılmak için. Program öncesinde Kemeraltı'nı tavaf etmiş ve baklagiller, tahıllar almıştım. İşte aynı gün tohumlar da almıştım oracıktaki bir tohumcudan. Bir türlü denk getirip toprakla ve ışıkla ve suyla buluşturamadımdı o tohumları. Arpacık soğan, maydanoz, dereotu, roka ve tere. Uzun saksılar alacaktım, balkonu yeşertecektim. Sonunda İstanbul öncesi hiç değilse arpacık soğanları toprağın sıcacık karnıyla buluşturayım istedim. Hazır yağmurlar yağmış, boş bekleyen saksıdaki toprak iyice ıslanmıştı. Sık olarak sokuşturdum her birini. Çok derine itmedim ama. Üzerlerine biraz daha toprak, biraz avucumla bastırdım, az biraz da su. Öylecene bıraktım. Çok değil, altı gün sonra döndüğümde her birinin filizlendiğini gördüm. İçimi öyle bir sevinç kapladı ki. Yeni çocuklarım, dostlarım, salatalarımın süsü olarak belledim. Sevdim, okşadım her birini. Birazcık su verdim. Ben yokken susuz kalmış olabilirler diye düşündüğümden. Her gün biraz daha büyüyorlar. Her gün bir doz daha umut vererek. Yeni başlangıçların ne denli hafifletici, ne denli sevindirici olduğunu anımsattı bana soğancıklarım. Alt tarafı bir kaç soğan değil mi? Değil işte. Alt tarafı bir kaç soğan dediğiniz şey, yeni başlangıçları simgeliyor ve yüreğime su serpiyor. Sizin de yeni başlangıçlarınız olsun. Rengi ne olursa olsun, şekli ne olursa olsun. Yeter ki umut versin, güzellikleri, sevgileri muştulasın.

30 Aralık 2010

Gıdanın yoksulluğu

Bugün Buğday Bülten'de bir yazı okudum. İngiltere'de yeni çıkan bir kitabın özeti bu yazı. Yazarı Graham Harvey, "Gerçek Gıda İstiyoruz" (We Want Real Food) adlı kitabında "disleksiya"dan kalp rahatsızlıklarına birçok hastalığa yakalanma nedenimizin aldığımız gıdaların yoksulluğuyla ilişkili olduğunu söylüyor. Yazara göre 1940lı yıllarda bir tek domatesten aldığımız bakırı 1990larda ancak 10 domates yiyerek alabiliyoruz. İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre 1940-1990 arasındaki elli yılda sebzeler içerdikleri magnezyumun %24'ünü, kalsiyumun %46'sını, demirin %27'sini ve bakırın %76'sını kaybetti.
Yazının devamı için:
http://bugday.org/article.php?ID=4297

28 Aralık 2010

En sevdiğim tatlı

Bülbülü altın kafese koymuşlar, evim diye ağlamış. Yok galiba böyle değildi. Özgürlüktü değil mi bülbülün derdi? (Yok ayol, vatanı için ağlıyordu bülbül, hatırlamak için yazıyı beş kere okumam gerekti!) İnsanın evinde olması aynı anlamda özgür olması anlamına da geliyor diyerek konuyu bağlayabilir miyim dersiniz? Çok şükür her yolculukta beni en güzel şekilde ağırlayan dostlarım var, sağolsunlar. Yine de ev gibisi yok. Sadece ruhumuz değil, bedenimiz de gevşiyor sanki eve vardığında. Uyku düzeni, barsak hareketleri, beslenme tarzı, içtiği su, yediği meyve, yatarken başını koyduğu yastık. Ah alışkanlıklar ah! Hep sizin yüzünüzden.
Sevgili İstanbullular ve İstanbul'u mesken edinmişler, İstanbul'unuz sizin olsun. Ben memnunum İstanbul'a uzaktan bakmaktan. Gözünü sevdiğim Antalya'nın günlük güneşlik, ılık kış havasıyla buluşunca İstanbul'un ifil ifil yağan yağmuru ve gri havasından sonra, oh dedim, oh, dünya varmış.
Gelelim en sevdiğim tatlıya. Fotoğraf yeterince açıklayıcı ya içinde gizli bir inci var her bir incirin: Badem! Susam taneleri biz buradayız diyorlar zaten, onları ayrıca konuşmaya gerek yok. Ayfer'ciğim sağolsun Bodrum'dan gelme kavruk incirlerden koydu çıkınıma, ben de bir kez daha anımsadım bu buluşmadan ne çok zevk aldığımı. Sevgili Elif anamı da anıyorum her susamlı, bademli incir yiyişimde. Ben ilk onun güzel elleriyle yaptıklarını yemiştim çünkü, 13 sene önce. Ah nereden bulacağım diye dertlenmeyin. Kuru inciriniz, susam ve bademiniz varsa evde kendiniz de yapabilirsiniz. İncirleri ortadan açın, susama banın her iki tarafını da, ortalarına birer badem koyup kapatın ve fırınlayın. Normal ısıda olabilir fırınınız, kek pişirir gibi. Üzerleri hafifçe kızaracak. Fırından çıkarıp soğumaya bırakın ve cam bir kavanozda saklayın incirlerinizi. Bu lezizelerle birlikteyken yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadım. Şimdi de diyorum ki: "insanoğlu kuş misali". Bir bakmışsın varmışsın yuvana, yol yorgunluğu çayını demlemiş, ayaklarını uzatmış ve dostlara sıcacık bir merhaba demişsin. Oh, dünya varmış!

21 Aralık 2010

Buda huzuru

Son günler nasıl da yoğun geçti. Güzel bir yoğunluktu ama. Biliyorsunuz, kurs duyuruları yapmıştım ancak ilk iki hafta yeterli katılım olmaması nedeniyle kursları iptal etmiştim. Sonunda cumartesi günü beş kişilik (artı 11 yaşındaki konuğumuz Deniz) güzel bir grup toplandı ve "Mevsim Sebzeleri, Tahıl ve Baklagiller" konulu kursumu yapabildim. Katılımcılar mutlu ayrıldıklarını, pek çok şey öğrendiklerini söylediler. Hepsi de birbirinden kibar ve zarif hanımlardı. Onların ilgisi beni yeni konular düşünmeye itti. Yılbaşından sonraki haftasonu "Doğal Tatlandırıcılarla Tatlılar" kursunu yapacağım ancak ondan sonraki haftalarda farklı temalar olacak kurslarda. Şekillenince buradan duyuracağım.
Bu yazıya "Buda huzuru" başlığını vermemin nedeni yeni yıl dileğim. Ben bu yıl için hepinize Buda huzuru diliyorum. Biraz önce ekmeğimi yoğururken huzurun insan hayatındaki önemini düşünüyordum. İnsan ancak hayatı yolundaysa, sağlığı, ağzının tadı, sofrasının bereketi yerindeyse huzurlu olurmuş gibi geliyor. Yanılıyorsam söyleyin. Huzuru düşününce de aklıma ilk Buda geldi. Onun huzurlu ve dingin duruşu çok uygun düşecekti bu konuya. Ben de bu fotoğrafı seçtim. Önümüzdeki günlerde blog yazısı yayınlama şansım olmayabilir. Bu yüzden iki program duyurusu yapacağım. Vakti olan, arzu eden izleyebilir diyerek.
23 Aralık 2010 Perşembe günü 09:45-11:45 saatleri arasında Show TV'de, Deryalı Günler programının konuğu olacağım. Show TV'nin internet sitesinden programı canlı olarak izlemeniz mümkün. Programda Yerelmalı Humus, Körili, Balkabaklı Mercimek Çorbası ve Pancarlı Rokalı Bulgur Salatası yapacağım.
27 Aralık 2010 Pazartesi ise 11:45-13:00 saatleri arasında TRT1'de yayınlanan Arife Tarif programında programın çok sevimli aşçısı Ceyda ile birlikte otlu tarifler yapacağız. Yine o program da (televizyondan izleyemeyenler için) TRT'nin web sitesinden izlenebilir.

15 Aralık 2010

Bolluk

Dün pazara giderken cüzdanımda 40 lira vardı. Bozuk para kesesinde de 2, hadi bilemediniz 3 lira. Bankaya uğrayıp para mı çeksem ki dedim, yeter mi acaba? Sonra yettiği kadar alırım diye düşündüm. Bütün pazarı eve getirecek değilim ya. Nasıl olsa herşeyden azar azar alıyorum bu aralar. Eve gelip kalan parayı saydığımda yirmi lira artırdığımı gördüm. Yani sadece 23 lira harcamışım. Neler almışım: Badem, çorbalık kırık mısır, elma (tatlı ve ekşi), ayva, balkabağı (çorbalık, bir dilim), havuç, dikenli kabak, pırasa, marul, roka, tere, taze soğan, maydanoz, su teresi, dereotu, mandalina, taze fasulye (pekmezci teyzem tarlasındaki fasulyeleri sökmemiş daha), salatalık (evet, şaka gibi ama tarla salatalığı buldum! Hani şu dikenli gibi olan, turşuluklardan), brokoli, karnabahar, beyaz lahana, kırmızı lahana, minik turp, iri turp. Yolda gelirken işte bolluk bu diye düşündüm. Bolluk hepimizin hayatında var. Önemli olan onu görebilmek, hakkına düşen payı aldığını bilmek, buna şükretmek. Fotoğrafa gelince, New York'taki bir pazaryerinde çekmiştim bir kaç yıl önce. Bu kare bolluğun en güzel ifadesiymiş gibi gelir bana hep.
(Not: Bu bolluk meselesi Antalya'da pazardan pazara da değişebiliyor. Bugün gittiğim çarşamba pazarı biraz daha farklı. Aynı paraya aynı miktarda ürün alamıyor insan ama ne yapalım, sütçüm, otçum, yumurtacım Gürcehan öteki pazara gelmiyor. Bana da yürüyüş bahanesi işte!)

13 Aralık 2010

Hani turbu sormuştum, nasıl bilirsiniz diye

Konunun ne olduğunu bilmeyenler aşağıdaki yazıya bakabilirler. (Pardon iki aşağıdaki). Hani geçen hafta bir turp fotoğrafı koymuştum buraya ve sormuştum, siz olsanız bu turpları nasıl değerlendirirsiniz diye. Öyle güzel öneriler geldi ki herkesin yaratıcılığına hayran oldum. (Merak edenler yazının altındaki yorumları okusunlar lütfen. Bildiğimiz turp işte demeyin, neler var neler.) Bilmem aranızda bu güzel fikirlerden yararlanıp bir turp salatası yapan oldu mu? Bütün bu fikirler ilham verdi evet ancak benim aklımda nicedir bir tahinli turp salatası vardı. Antakya mutfağında mıydı bir tahinli turp salatası vardır bilir misiniz? Tarif nasıldı onu hatırlamıyorum. Çok da önemli değil, aklımda bir hazırlama ve sunum fikri var zaten. Kolları sıvadım ve iki orta boy turbu soyup rendenin iri kısmıyla rendeledim. Bilmem kolayına kaçayım diye mutfak robotundan yararlananlardan mısınız? Bir kere havucu salata için robotta doğradığımı hatırlıyorum, o güzelim sulu hali gitmiş, sanki beni neden bu makineye tıktın dercesine suyu çekilmişti. O gün bugündür eski kare rendemizi kullanırım havuca da kabağa, pancara, turba da. Rendelediğim turpları bir kaseye aldım. Üzerine biraz tuz serptim, bir çorba kaşığı tahin koydum, yarım limonun da suyunu gezdirip güzelce karıştırdım. Taze soğanların yeşil kısımlarını doğrayıp yataklık etsin diye tabağa yaydım. Bir ufak sufle kabına doldurduğum salatanın üzerine iyice bastırıp sonra da soğanların üzerine ters olarak kapattım. Sumak serpeledim, yüzüne renk gelsin diye. Bir tane de kavrulmuş nohut oturttum üzerine ve fotoğrafladım. Ah gölgeler ah dedim sonra da. Fotoğraflama işim bitince soğanlarla salatayı önceki kaseye aldım, sumağını, soğanını bir güzel yedirdim, afiyetle yedim. (Biliyorum hoşlanmayanlar da var ancak merak edenler için bu salatanın kalorisi 128. Tahinin kalorisi zeytinyağından düşük. Bir çorba kaşığı zeytinyağında 120 kalori varken aynı miktar tahinin kalorisi %20 az. Alternatif arayanlara duyurulur!)
Not: Biraz önce rahmetli Tuğrul Şavkay'ın hazırladığı Halk Mutfağımız ciltlerini karıştırırken tahinli turp salatasının tarifini buldum. Nereye has olduğu yazılmamış. Tahin su, limon suyu, tuz ve sarımsakla karıştırılarak turba dökülüyor. Zeytinyağında pul biber kızdırılıyor ve salatanın üzerine dökülüyor. Herhalde güzel oluyordur ama ağır olacağı da kesin. Hani merak eden olursa diye yazayım dedim.

11 Aralık 2010

Portekiz demek balık demek

"Lizbon’da ilk günüm. İçimde bir yerlerde, nedenini bilmeden özel bir yer ayırmışım bu kente. Sanki daha önce gelmiş gibiyim. Sanki daha önce kokusunu içime çekmiş, yollarını yürümüş, sanki burada yaşamışım ben. İstanbul gibi, yedi tepeli bir kent burası ve bütün farklılığına rağmen olağanüstü bir benzerlik var iki kent arasında. Yanımdan geçenlerin Türkçe konuştuğuna yemin edebilirim. Tonlamalar, dildeki o cilveli iniş çıkışlar yanıltıyor olmalı beni. Duyduğum her sese bu Türkçe diye atılmam bundan. Dilimiz farklı olsa da bir şekilde kendimi onlardan sayıyorum, oralı gibi hissediyorum hem de ilk günden itibaren. Bu garip bir his ve yürürken bu histen bir türlü kurtaramıyorum zihnimi. Vakit öğlen ve gurultular gelmeye başlıyor midemin derinliklerinden. Lizbon’daki ilk yemeğimi oralıların yediği bir restoranda yemek istiyorum, turistlere hitap eden beş dilde mönüsü olanlardan birinde değil. Aidiyet duygumu perçinleyecek belki bu yemek. İnsan ilk defa gittiği bir ülkede yemek yerken kendini nasıl oralı gibi hissedebilir? Bu sorunun yanıtı yok. Kentin yerlisinin yemek yediği bir restoranda “öteki” olacağınız kesin. Bir kere dilini bilmiyorsunuz ve bu tarz restoranlarda İngilizce mönülerin bulunmayacağının farkındasınız ancak hiç bir şey umurunuzda değil. Öyleyse el kol hareketlerine başvuracağız, gerekirse birilerinden yardım isteyeceğiz. Onlar da bizi bağrına basacak, sabırla anlamaya çalışacaklar ağzımızdan çıkan yarım yamalak Portekizce kelimeleri." Metro-Gastro dergisinin Kasım-Aralık 2010 sayısında yayımlanan "Portekizlinin En Büyük Dostu: Bacalhau" başlıklı yazımın ilk paragrafı bu. Şu yağmurlu ve buz gibi günde, güneşli ve ılık bir yerlerde olmak istedim ve sizi bir Lizbon gününe götürmeye karar verdim. Dergi hala piyasada. Tamamını okumak isteyenler (dergide çok kıymetli uzmanların, yazarların çeşitli konularda yazıları var) gazete bayilerine sorabilir veya Metro Grossmarketlerden edinebilirler.
(Metro-Gastro dergisinin eski sayılarının PDF dosyalarını görmek için:
http://www.metro-tr.com/servlet/PB/menu/1094490_l8/index.html)