27 Şubat 2010

Yemek yaparken dostları anımsamak

İnsanın aklı başka dünyalarda olunca bazen günleri de kendini de unutabiliyor. Neyse yakındır aklımın başıma gelmesi, hayatın normale dönmesi. Son günlerde yemek yaparken (veya yiyecek bir şeyler hazırlarken) dostlarımı anıp duruyorum. İki örnek vereceğim:
Birincisi sevgili adalı arkadaşım Ümit'le ilgili. Çanakkale'deki evlerinde bir gün bir tost yapmıştı, akıllara ziyan. Ondan çoook uzaklarda bir gün ben de o tosttan yaptım, zeytinyağı hariç. Güzel bir tulum peyniri, domates, domatesin üzerine tuz ve kekikleydi benimki. Öyle çok sevdim ki, sonraki gün bir daha yaptım. Sonra bir daha, bir daha. Ve seni andım MitMit'ciğim. Ne var ne yok herşey gönlünce mi bugünlerde?
İkincisi daha da uzak günlerden bir anıyı canlandıran bir makarna. Aslı'cığımla, biricik arkadaşımla Boston'da, Aslı'nın evindeyiz. Bir İtalyan arkadaşından öğrendiği bol soğan ve sarımsaklı, renkli biberli makarnadan yapmışız. Yanında bir şişe güzel kırmızı şarap. Birer tabak kesmemiş, ikinciyi yemiş, üçüncülere göz kırpmışız. İki şen kadın, güle oynaya yemiş, sonra şiş midelerimizle koltuklara serilmişiz. Bu bizim ritüellerimizden biri o zamanlar. Ne zaman sarılı kırmızılı yeşilli biberli makarnadan yapsam seni anarım Aslı kuşum, tatlı arkadaşım. Peki ya kral kahvaltılarımız? Kimbilir kaç kişiye anlatmışımdır her daim canlı kahvaltı anılarımızı.

19 Şubat 2010

Mutfakta

Bu yaziyi gectigimiz gunlerde yazmistim. Yayinlamaya sira gelmemis bir turlu. Bilmem alir miydiniz nergisli bir huzur yazisi? Belki icinizde mis gibi kokulara ihtiyac duyan birileri vardir. Var midir?
*
Çarşamba günleri en sevdiğim günlerdendir demiş miydim? Hele de kış aylarında. Mevsimlerden kış olduğu için değil, kış aynı zamanda nergisin de mevsimi olduğu için. Çarşambayı sevmem de pazardan nergis almamdan. En çok ilk alındıkları gün salıyorlar parfümlerini çünkü. Evin her tarafına mutluluk salıyor ufak vazolardaki nergis demetleri. Ve ben çarşambaları bu yüzden seviyorum. Yine bir çarşamba ve ben mutfakta oturmuş nergislerimin tadını çıkarıyorum. Artık bitiyor nergis mevsimi. Bir dahaki kışa kadar elveda diyeceğiz ona. Masanın üzerinde içinde avokado, portakal, limon ve greyfurt olak bir çanak var. Bir de bilgisayarım, kitaplarım, öğle yemeğim. Yan daireden su sesi geliyor. Komşumuz mutfakta olmalı. Alt kattakiler yine kavga ediyorlar. Sessizliği bazen bu sesler, bazen de sokaktan geçen bir araba veya kamyon bozuyor. Onun dışında ben mutfakta, nergislerimle başbaşayım bugün.

13 Şubat 2010

Dogaclama

Doğaçlamayı en iyi kaldıran arkadaşı görüyorsunuz. Tanıştırmama gerek yok sanırım. Hepimizin evinde bulunur kendisi. Her gün arkadaşlık edemeyiz onunla, uğraştırır bizi bazen. Kim uğraşacak ayıklayıp yıkamakla. Bir defa yıkamakla da olmaz ki bu meret. İki, üç, bazen dört kere yıkanmak ister. Çok topraklıysa. Yani biliyorum artık hazırları var, yıkanmışları, hatta yıkanıp doğranmışları. Neyse, ben sıfırdan salata yapmaktan bahsediyorum tabii. Ne diyorduk? Doğaçlama. İnsan bin tane salata yaratabilir değil mi? Neler konmaz ki içine. Biber, domates, salatalık, körpe kabak, yeşil ve kırmızı lahana, haşlanmış patates, haşlanmış pirinç, buğday, bulgur... Sonraaaa taze soğan, taze sarımsak, ıspanak, roka, tere, hatta yabani otlar, doğadan toplanmışları yani. Pancar, havuç, kereviz, pırasa, yerelması... Yahu ne çok sebze var salatada yer alabilecek, saymakla bitmez. Meyveler? E tabii, tazesiyle kurusuyla meyveler... Durun daha bitmedi, filizler var. Filizlendirilmiş buğday, soya, maş fasulyesi, yonca... Kuruyemişlere ne demeli? Hepsi keyfini katlar salatanın. Bayılıyorum salataya.

05 Şubat 2010

Sepetteki hallerini görünce...

Şu sepetteki hallerini görünce dayanamadım. Işıl ışıllar baksanıza. Bir sepet dolusu elma. İnsan neler yapmaz ki görünce. Şöyle bir düşününce aklıma ne geldi biliyor musunuz, üniversite günleri. Yurtta kalanınız var mı? Ben dört yılımı yurtta geçirdim. ODTÜ'nün yurtlarında. Yurtta kalıyorsan sıcacık anne yemekleri yiyemezsin. Ders çalışırken mutfaktan gelen mis gibi yemek kokularını duymazsın. Sadece başka odalardan gelen sesler vardır, tabii senin odandaki kızların da ders çalışmayacağı tutmuş olabilir o gün. Hangi gündü Sıhhiye Pazarı hatırlamıyorum. Perşembeleri olabilir mi? Hayal meyal kalmış aklımda. Servisle gider, pazardan meyve alır dönerdim. Bol bol elma. Boğazımdan geçen en güzel şeydi elma. Bir de Atatürk Orman Çiftliği'nin yoğurtları. Zormuş o günler. Düşünüyorum da...

02 Şubat 2010

Beylikdüzü %100 Ekolojik Pazar

Dikkat dikkat...
Duyduk duymadık demeyin...
Beylikdüzü %100 Ekolojik Pazar açılıyooooorrrr....
3 Şubat 2010 Çarşamba günü şenliklerle, konserlerle açılacak
olan Beylikdüzü %100 Ekolojik Pazar bundan sonra her çarşamba
günü Beylikdüzü'nde. Ayrıntılı bilgi için:
www.bugday.org

29 Ocak 2010

Badem sevmeyen var mıdır?

Yoktur herhalde. Yoktur değil mi? Ben düşünemiyorum doğrusu. Yani insan nasıl sevmez ki bademi? Bu bademleri geçen hafta almıştım. Kuruyemişçide tattığımda taze gibi geldi ya bir kaç tane yedikten sonra pek de taze olmadığını farkettim. Çok değildi gerçi, hepi topu 200 gram almıştım ya yeni bir şekle dönüştürebileceğimi hatırlayınca rahatladım. Kaç yıl önceydi unutmuşum, bir dönem TRT'de yayınlanan Damak Tadı programının danışmanlığını yapmıştım. Programda "Sihirli Eller" diye bir ufak bölüm vardı, belki aranızda programı ve o bölümü hatırlayanlar vardır. Sihirli eller kısa sürede hoş bir yiyecek hazırlıyordu (kişinin vücudu görünmüyordu, sadece eller ve yaptığı iş). İşte sihirli ellerin program için hazırladığı yiyeceklerden biri "soya soslu badem" idi. Bademleri bir kaseye koydum, üzerine de 1 çorba kaşığı soya sosu (evde organik bir soya sosum var, onu kullanıyorum). Arada karıştırarak 10-15 dakika beklettim. Fırın tepsisine yağlı kağıt koydum, üzerine de bademleri. Fırını 200 derecede ısıtıp 10 dakika kadar, arada alt yüz ederek fırınladım. Hafif tuzlu, çıtır çıtır bir çereze dönüştü benim bademler.

26 Ocak 2010

Bu da bir tür mantı

Vallahi de billahi de mantı. Şakası yok yani. Annelerimizin, anneannelerimizin mantısından değil elbet. Biraz modern bir mantı bu. Ayrıca Türkiş mantılardan da değil, Çin işi. Amerikanlaştırılmış, modernize edilmiş bir Çin mantısı. Hikayesi şöyle: Günlerden bir gün bir yazıda, Manhattan'daki Çin Mahallesi'nde enteresan bir restoran olduğunu okudum. Adı Dim Sum Go Go. Şurada mekanla ilgili diğer fotoğrafları görebilirsiniz. Oralara yolumu düşürdüm (tabii bu New York'ta olduğum zamanlardan birinde mümkün olabilirdi ancak), girdim, gösterilen masaya oturdum. Ne yiyeceğim? Tek başına olmanın zararları. Yanında biri olsa çeşit çeşit yiyecek seçebilirsin listeden. Oturunca hemen bir sipariş kağıdı ve kalem getiriyorlar. Çince ve İngilizce yazılardan anlayabildiğiniz kadarıyla işaretliyorsunuz. Et yemediğim için etsiz mantı tabağından istedim. Bambudan yapılmış pişirme kapları içinde buharda pişirilmiş mantılarım ve üç farklı sos geldi. Ve çubuklar ve yasemin çayı. Her birine teker teker baktım, inceledim, sosları tattım ve gözlerimi kapatıp -şaka tabii, gözlerim kapalı olsa ne yediğimi nasıl göreceğim- kendimi bu tecrübeye bıraktım. Doğal malzemelerle renklendirilmiş, farklı harçlarla doldurulmuş mantıların her biri kendine hastı. Şaşakalarak yedim, sonra da iyi ki gelmişim dedim.