07 Eylül 2009

Pazarın bereketi

Bugünlerde pazar o kadar bereketli ki, yüreğim dolup dolup taşıyor gördükçe. Pazardan ayrılamıyorum. Her tezgahta durayım, her satıcıyla hoşbeş edeyim, daha da beteri, herşeyden alayım istiyorum. Fasulyeler öyle çeşitli ki, karnıkara mı istersin, boncuk mu, arşın mı, beyaz barbun yoksa sarı mı. Börülce olan tezgahlarda tombul kabaklar da var. "Börülce kabağı" diyorlar ona. İçlenmiş taze börülceyle birlikte haşlayıp salatasını yapıyorlarmış. Dikkat etmemişim daha önceleri. Yani sormamışım. Bu sefer o kabaklardan alınca (bir ara fotoğrafını çekip koymalıyım) yanına yarım kilo da içi için börülce almak farz oldu. Bu sefer de birlikte pişireyim bakalım. "Ama ufak ufak kesme, dağılır, ortadan ikiye kes sadece" dedi maviş gelin. Peki dedim öyle yaparım. Ama ben az su koyuyorum, suyunu dökmek istemem. Bütün vitamini suya gidiyor. "E biz de dökmüyoruz, suyunu ayır, bir kaşık da tarhana koy içine, pişir bak ne güzel olur," diyor komşusu. Tarhanam var diyorum, daha dün akşam pişirdim. Hem bu sene ilk defa kendi tarhanamı yaptım. Pek etkilemiyor benim tarhana yapışım onları. Hayatları boyunca yapmışlar. Her yıl. Sektirmeden. Burhan diyor ki makinen yok mu, şu ayçiçekleriyle çek bizi. Ah diyorum, sabah çok niyetlendim ya taşımayayım dedim. Haftaya artık. Haftaya bunlar olmaz ki diyor. E diyorum geçen sene çekmiştim ya. O ayrı bu ayrı diyor. Bunlar kocaman baksana. Pazarın bereketi kutsuyor sanki beni. İçim sevgiyle, enerjiyle, şükranla doluyor. Alışveriş yaptığım tüm satıcılar siftahını benimle yapıyorlar (pazartesi günleri kurulmuş gibi erkenden uyanıyor ve yola düşüyorum çünkü). Siftahı senden bereketi allahtan diyorlar, parayı sakallarına sürüp yere atarken. Ben de amin diyorum, bereketli olsun. Fındık fıstık aldığım adam "abla geçen hafta gelmedin, satış az oldu ne yap et gel," diyor. Peki diyorum. Bak işte ihtiyaç oldu geldim. Geçen hafta herşey vardı evde. Bir pazar sefası da böyle bitiyor. Eve gelip aldıklarımı yerleştiriyor, onlarla yapacağımız yemekleri, yiyeceğimiz mis kokulu kavunları, ballı incirleri, Kozak'ın muhteşem kara üzümü "efes"i (Kozak karası) düşünüp heyecanlanıyorum.

05 Eylül 2009

Doğal Kozmetik Atölyesi

Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi'nde 9 Eylül'de Doğal Kozmetik Atölyesi varmış. Orada olmayı, katılmayı isterdim doğrusu. Ayrıntılı bilgiler aşağıdaki bağlantı adresinde (duyuru için teşekkürler Yeşim):
http://www.ztbb.org/kozmetik.aspx

04 Eylül 2009

İncir kurutma

Kış ve bahar ayları boyunca yaptığım yağsız şekersiz kekleri hatırlıyorsunuzdur. Tatlandırıcı olarak kuru üzüm ve kuru incir kullanıyordum. Geçen sene zarif kadın Müjde'ciğim göndermişti incirlerimi, Aydın'dan. Sonra bir başka güzel, tatlı, candan kadın, Mübeccel, İzmir'deki buluşmamızda Söke'den kuru incir getirmişti. Müjde'nin gönderdikleri kış boyunca keklerimi tatlandırdı. (Mübeccel'den gelenler ise afiyetle yendi, komşulara ikram edildi.) Bu sene, ilk defa, incir kurutmaya niyet ettim. Eh, üzümler kuruyunca, pek de güzel olunca, pazarda da tonton teyzem dalında yarı kurumuş incirler getirince (üstelik kilosu 2 tl) kurutmamak olmazdı. Önceki hafta iki kilo aldım. Teyzeme sordum nasıl kurutuyorsunuz diye, kekikli suya banıp güneşe koy dedi. Gerçi onlar kuruduktan sonra kekikle tatlandırılmış kaynar suya banıp çıkartıyor, yeniden bir kaç gün kurutup saklıyorlarmış ya ben "bandırma" işini baştan yaptım. Üzerlerine bastırıp tepsilere yaydım, güneşe bıraktım. İki gün sonra ters çevirdim, bir kaç gün daha kaldılar ve oldular. Şimdi aralarına defne yaprakları dizilip (koruma amaçlı) kaldırılmayı bekliyorlar. Geçen hafta iki kilo daha aldım, şimdi de onlar kurumada. Fatma'yla teyzem bu incirlere "boynu bükük" dediklerini söylediler. Dalında kuruyanlara öyle denirmiş. Ne hoş isim değil mi? Anlayacağınız bu kış yağsız şekersiz keklere devam. Başka şeyler de yaparım elbet, yapmam mı. Kurabiyeler, sütlü ama şekersiz tatlılar, ekmekçikler... (Ada ve Deniz'in annesi su ve kekik miktarını sormuş. Su incirleri rahatça alacak şekilde, yani nasıl makarnayı bol suda kaynatıyoruz, o hesap. Kekik için doğru ölçü nedir bilmiyorum, ben 4-5 dalı su kaynadığında daldırıp şöyle bir karıştırıyorum, kekik çayı yapar gibi, sonra çıkarıyorum.)

02 Eylül 2009

Mavilikler

Ah Bora, hep senin yüzünden! Gidiyorsun acaip coğrafyalara. Ben de okuyorum ve yollara düşmeye niyet ediyorum. Ama bir de öteki tarafımız var elbet, kalmak, durmak, dingin olmak isteyen. Çatışma sürüp gidiyor anlayacağın. Eh serde (b)alıklık var, mecbur katlanacağız. İki balık, biri doğuyu gösterir, öteki batıyı. Uyumlu gibi görünürler, en azından yanyana durmayı becerebilirler. Burçların sembolünde öyle görünüyor. Lafı uzatmaya gerek yok. İçsel yolculuklar devam ediyor elbet. Gidilen coğrafyalar düşüyor zihne birer birer. İnsanlar, gülüşler, sohbetler, kucaklaşmalar, ilk defa tadılan yiyecekler, yürünen yollar, yorgun argın düşülen yataklar ve "yarın yeni bir gün" heyecanı.
*
Boşuna çok gezen bilir dememişler. Yanıt gezgin doktorumuzdan geldi. Evet, Brezilya. Nereden bildi acaba? Belki de dünyanın en meşhur plajlarının bulunduğu kent burası. Rio de Janeiro. Adı "Ocak Nehri" anlamındaymış, Portekizcede. Bu bilgiyi daha önce okudum mu? Bilmem. Unutmuşum. Meşhur Rio Karnavalı'nın yuvası, dünyaca ünlü futbolcuların yetiştiği, her biri birbirinden güzel kadınların, adamların (gerçekten çok güzel Brezilyalılar, hele o gülüşleri) güneşlendiği, yüzdüğü, dansettiği, karnını doyurduğu, spor yaptığı, aşkı yaşadığı plajlarla çevrili Rio. Bu fotoğrafı kente vardığım gün çekmiştim. Guanabara Plajı olmalı. Taciana beni ofisinin olduğu yere götürmüştü. Bir kaç saatlik işi vardı, sonra arabayı bıraktığımız yerde buluşup eve dönecektik. O ilk günümde arabanın yerini bulabilmek için defterime tüm sokak ve cadde adlarını not etmiştim. Plaj neredeyse boştu. Aylardan Haziran. Bir kış ayı. Bir hindistan cevizi suyu (aqua de coco) satıcısının tek tük masasından birine oturmuştum. Nasıl sipariş verdiysem artık. Geçmiş gün, onu da unutmuşum. Altını düzletmiş, üstten üç bıçak darbesiyle üçgen bir delik açmış, pipetle vermişti. Kaç para vermiştim ki? Bir lira kadar olmalı. Ayaklarımı uzatmış, günlüğümü çıkarıp bir şeyler çiziktirmiştim. Sonra biraz yürümüş, kentin havasını solumuş, dönmeden evvel Taciana ve çocuklar için bir pastaneden muhteşem pastacıklar almıştım. Brezilyalılar bu işi biliyor gerçekten.

01 Eylül 2009

Bir rüya

Zihnimde bir gezi yaptım bu sabah. Fonda çalan Vivaldi miydi beni oraya götüren bilmiyorum. Belki yine kanatları takıp uçma arzusunda olduğumdan, kimbilir. Neden ve nasıl vardığımı bilmiyorum ama bir anda kendimi Tallinn'de, Kadriorg Parkı'nda buldum. Beni bu masal evi karşıladı. Böyle bir evim olsa diye geçirdim içimden. Bu evde tatlı, yaşlı bir çiftin yaşıyor olduğunu hayal ettim. Sevgilerini bahçedeki çiçeklere veren. Tam karşısında, Park Cafe vardı. Gri bir havada gitmiştim parka ve kahverengi sade masa ve sandalyelerle döşenmiş, hafif loş, çalan Barok müziğin gökyüzüyle birleşip havasını daha da puslandırdığı kafeye girip bir kahve içmemek olmazdı. Şık büfesindeki tatlı çöreklerden birini seçtim ve kahveyle birlikte sipariş edip daha fazla ışık aldığı için cam kenarındaki bir masaya yerleştim. Bilgisayarım yanımdaydı. Estonya'da girdiğiniz hemen her restoran veya kafede ücretsiz internet kullanabildiğiniz için ufak dizüstü bilgisayarımı sırt çantamda taşıyordum. Bir yandan kahvemi yudumladım, bir yandan kendimi müziğin akışına bırakıp dostlarıma mektuplar yolladım. Fazlaca keyiflendim ya artık dışarı çıkma ve parkı gezme zamanıydı. Sessizliği içime çekerek yürüdüm, yürüdüm. Yürüdüm, hayallere daldım. Hayallerden çıktım, çiçek kokularında eridim. Kuşların cıvıltılarıyla kendime geldiğimde bir kaç saatin geçmiş olduğunu farkettim. Nitekim bu sabah, rüzgarlı bir Ege sabahında beni Tallinn'e, Kadriorg Parkı'na götüren şeyin ne olduğunu bir türlü bulamadım.

31 Ağustos 2009

Üzüm kurutma-süreç

Dün benim üzümleri Gülhan'a gösterdim. Gülhan bizim bahçeye de bakan bahçıvanımızın hanımı. Yan komşunun bahçesindeki otları temizliyordu. Nasıl olmuş dedim. Baktı, baktı, baktı. Beğendin mi diye sordum. Baktı, baktı, baktı. Beğenmedin mi dedim. Yok yani güzel de benim kuruttuklarım böyle parlak parlak oluyordu dedi. O Betül'ün yaptığı gibi küllü suya bandırıp (içine biraz da zeytinyağı koyuyormuş) kurutuyormuş üzümleri. Pırıl pırıl oluyormuş. İyi de dedim, benim için önemli olan parlak olması değil ki. Tadı çok güzel. Asıl önemli olan şey de bu zaten. Kurudukları odaya gidip geldikçe bir kaç tane atıştırmaya bayılıyorum. Aşağıdaki lorlu kurabiyede ilk kez kullandım, nasıl da yakıştı. Eh kendi asmamızın üzümlerinden kurutmuşum, elimin emeği. Kesmiş, ayıklamış, yıkamış, kaynar suya bandırıp çıkarmış, fırın tepsilerine yaymış (domateste olduğu gibi üzümlerde de şu siyah fırın tepsileri çok iyi iş görüyor), üzerine tül örtüp güneşe bırakmış, gölge geldi mi güneşli yere almış, arada ters yüz etmiş, 3 gün kadar güneşte bıraktıktan sonra kağıt havlu yaydığım tepsilere alıp evde serin, gölge bir yere koymuşum her birini. Orada da arada çeviriyorum. Kışın kimbilir nelere koyacağım, hangi güzel günlerde yiyeceğim, hangi dostlarıma tattıracağım diye heyecan içindeyim. Sadece bunun için bile değmez mi? (Sizler nasıl kurutuyorsunuz? Tarhanada olduğu gibi üzüm kurutma işi de aşamalarla öğrendiğim bir şey. Örneğin kaynar suya batırıp çıkarmadan kurutmaya çalıştığım üzümlerin kuruması epey zor, denemek için azıcık koymuştum bir ufak tepsiye. Onda aynı başarıyı yakalayamadım. Demek ki kaynar suya atmanın bir nedeni var. Henüz küllü suyun işlevini araştırmadım, aranızda bilen varsa dinlemek isterim doğrusu.)

28 Ağustos 2009

Üzüm kurutma

Bizim dağlar yine mi yanıyor diye endişeliyim. Her helikopter sesi duyuşumda "yine mi" diye korkuyla dağlara bakıyorum. Ah dağlar, güzel dağlar, yanmayın. Sizi yakmaya gelenlere karşı durun olur mu?
*
Üzüm kurutma diye başlık atınca üzüm resmi bekler insan, haklı olarak. Bu sevimli topalağın üzerine kondurdum kuruttuğum üzümleri, uzanıp alıverin diye. Siz de çocukken şekerparenin (veya kurabiyelerin) üzerinde fındık, ceviz, badem her ne varsa, alıvermek ister miydiniz? Veya fıstıklı helvanın fıstıklarını mı ayıklardınız ilkin? Ben öyleydim. Eh tabii kremalı bisküvinin de kremasını yalardık! Sonra lütfen bisküvisi yenirdi. Bunlar benim kıymetli yaz kurabiyelerim. %100 Tijen tarifidir, duyurulur. Önce Gediz Mandıra'ya gidilir. Hüseyin bey ve güleryüzlü eşiyle sohbet ede ede taze lor peyniri alınır. Eve gelince bir kaba 200-250 gr lor konur, üzerine iki yumurta kırılır (bir de yeter), 200 gr. un, 1 silme çay kaşığı karbonat, 3 çorba kaşığı bal, 4 çorba kaşığı kuru üzüm konur. Üzümü kendiniz kuruttuysanız tadı ilahidir, size öyle gelir. Bir güzel yoğrulur, şekil vermeyi kolaylaştırmak üzere biraz buzdolabında soğutulur. Sonra cevizden küçük toplar yapılıp fırına atılır. Yumuşacık, az tatlı ve beheri 40 kalori kadar olan bu damak ilaheleri çayın yanında tekeeer teker yutulur. (Üzüm kurutmanın incelikleri de bir dahaki yazının konusu olsun.)