Yazının başlığı bu. Buğday Derneği e-bültenden. Yapay tatlandırıcıların
gıda endüstrisinde kullanılması üzerine:
http://www.bugday.org/article.php?ID=3283
31 Temmuz 2009
30 Temmuz 2009
Işık oyunları
Bugün sanki Eylül ayının ışığı var. Günün en özellikli saatlerinden biri. Ofislerinden yorgun gözlerini ovuşturarak çıkan ve onları eve götürecek araçlara doğru seyirten binlerce çalışanın ayak seslerinin asfaltta yankılandığı saat bu. Ortalık sessizcene. Ne kuş cıvıltısı var, ne kelebeklerin kanat çırpışları duyuluyor. Deniz kenarındaki tek tük çocuğun sesleri yankılanıyor, derinden. Ilık bir sıcaklık var havada. Ne yapışıyor üzerinize, ne yılışıyor gözünüze. Rüzgar etkisini azaltmış. Yüreğinize deniz kenarına gidip şezlonglardan birine yayılma arzusu sokuluyor, usulcana. Garip bir ışık var. Gerçekten. Ağustos'u atlamışız, Eylül gelmiş, evli evine, köylü köyüne gitmiş, ağaçlar meyvesever kuşlara, bitkiler topraktaki böceklere kalmış. Gibi sanki. Bir yorgunluk var doğada. Hafif bir bitkinlik. Ama ışık öyle güzel, öyle nitelikli ki, öyle güzel oynaşıyor ki asmaların arasından sızan huzmeler, mavi kaseyi pembesiyle hoşlaştıran yalancı karabiber dalının üzerine öyle bir düşüyor ve öyle güzel salınıyor ki kuruyan domatesleri kavrayan tül ve öyle güzel sarmalıyor ki sardunyanın nazikçe toprağa doğru uzanan dalını, mecbur bırakıyor insanı, o anı ölümsüzleştirmeye. Ne kadar ölümsüzleştirilebilirse artık.
28 Temmuz 2009
Ruhlarımız geride kalıyor
Siz de bazen hikayedeki yerliler gibi çok hızlı gittiğimizi, ruhlarımızın geride kaldığını düşünmüyor musunuz? Koşturarak işe gidip geldiğinizi, bir hışım mutfağa girip yemek yaptığınızı, hızlı bir duş alıp temizlendiğinizi, alışverişe gidip gelirken etrafınıza bile bakmadığınızı... Ne duştan akan suyun, ne yolda karşınıza çıkan ağaçların, çiçeklerin, ne yemek yapımında kullandığınız malzemenin farkına varmadığınızı... Tehlikeli bir durum değil mi bu? Ruhlarımızı hiçe saymış olmuyor muyuz bu hızda yaşarken? Dün birden bunun farkına vardım ve acele etmemeye karar verdim. Pazarda Fatma ve Burhan'la sohbet ettim. Bana burada okuyup da onları arayıp bulan ve Ören Pazarı'na dahi gidip onlardan alışveriş yapan Nalan'ı anlattılar. Dişsiz neneyle biraz konuştum. Geçen hafta seksen kuruş borcum kalan biberciyi aradım ama bulamadım. Her zamanki yerden çam fıstığı, fındık, badem aldım; yılın ilk kavununu seçtirdim her zamanki kavuncuya. Pazar alışverişimi bitirince Ayşe'nin önerdiği Şen Antep Pastanesi'ne gittim, ufakça bir parça peynirli börek tarttırdım (1.25 tl), dilimlettim ve Çınaraltı Çay Bahçesi'ne gittim, caminin yanındaki. İki açık çay içtim (tanesi 50 kuruş). Acele etmedim. Gelen geçeni izledim. Karnımı doyurdum. Sonra kalkıp dolmuş durağına yürüdüm. Arada çantamı bir amcaya emanet edip Beksan'dan galeta aldım. Dişçi Metin Hayratı'nın yanında "ferece"li kadınlar oturmuştu. Pazara gelmiş olmalılar. Gölgeye çekilmişlerdi. Hayrat ve hoyrat sözcüklerinin birbirine ne kadar benzediğini, ancak anlamlarının ne kadar farklı olduğunu düşündüm yürürken. O yavaşlık hoşuma gitti. (Not: Bu fotoğraf iki yıl önce Bodrum'a gittiğimde çekildi. Bodrum'da yaşarken sıkça gittiğim Yunuslar Börekçisi'nin böreği bu. Dün yediğim böreğin fotoğrafını çekmediğim için bunu koydum. Makine ağır diye bu ara yanımda taşımıyorum. Benim yediğim de buna benzer. Ama herşeyiyle çok güzeldi. Tekrar teşekkürler Ayşe, beni bu börekle tanıştırdığın için!)
26 Temmuz 2009
Sıcakta fırın karşısında durulur mu?
Çok sevdiğin bir şeyler pişireceksen olur ancak. Yoksa karpuz-peynir ikilisi veya koca bir çanak salatadan daha alası düşünülemez. Bugün hava pek sıcaktı gerçekten. Hoş bizim deli rüzgar geri döndü, sıcak mıcak ama esinti vardı ya. Fırını yakmışken bir taşla iki kuş vurayım dedim. Lor peyniri ayırmıştım lorlu kurabiye için. Bir de Fatma'yla Burhan'ın bahçeden körpecik kabaklarım vardı. Epeydir yapmadığım bir lezzeti hatırlamış, pişirmiştim geçen hafta. Tadına doyamamış olacağım ki yeniden yapmak istedim. Bodrum'da yaşarken sevgili Esin'den öğrendiğim ve Mevsimlerle Gelen Lezzetler'de yer verdiğim Girit usulü kabak, yapımı çok kolay ancak bir o kadar da lezzetli bir yemek. Belki meze demek daha doğru olur. (Olur mu ki?) Yeşil kabaklarımızı yıkayıp halka halinde doğruyoruz. 2-3 mm kalınlığı uygundur. Büyük bir kasede 2 çorba kaşığı mısır unu ve biraz tuzu karıştırıp kabakları ekliyoruz. (Bu ölçü 6-8 ufakça kabak için geçerli.) Yağlanmış fırın tepsisinde yapıyordum eskiden ya şimdi tepsiyi hiç yağlamadan yağlı kağıt üzerinde pişiriyorum, arada karıştırıp alt üst ederek 30-35 dk yeterli (170-200 derecede). Fırından çıkınca bir kaseye alıp havanda az tuzla dövülmüş 2-3 diş sarımsakla karıştırılmış bir limonun suyunu döküyorsunuz, karıştırıp sunuyorsunuz. Ne kadar basit değil mi? Bence de. Sıcak mıcak ama, sevdiği bir şeyler yapmak istedi mi insan, fırın karşısında pekala ter dökebiliyor. (Kabak konusunda bir öneri: Ertesi gün artan kabakların içine bir pembe domates, biraz keçi peyniri doğradım, 5-6 tane de Gediz Mandırası'nın iri siyah zeytinlerinden koydum. Karıştırıp yanında galetayle nefis bir akşam yemeğine dönüştürdüm. Tavsiye ederim.)
24 Temmuz 2009
Kardeş bitkiler
Birbirini seven ve sevmeyen bitkiler olduğundan haberdar mısınız? Mesela fesleğen domatese bayılır, fasulye soğandan hoşlanmaz, lahana ailesiyle çilek anlaşamazsa da bu sevgili vitamin kaynağı sebzelerimiz tüm yoğun kokulu aromatik otlarla yanyana olmaktan haz alır, mısır domatesi yanında istemezken fasulye, balkabağı, salatalık, kavun veya karpuz bitkilerine kucak açar... Bunun gibi pek çok dostluk ve düşmanlık öyküsü vardır bitkiler arasında. Yeni bir siteden bahsedeceğim. Bu yüzden yazdım girizgahı. Adı kardeş bitkiler. Ankara'nın Yeşilöz kasabasında bir grup doğaseverin emek verdiği bir bahçenin bilgi paylaşım sitesi Kardeş Bitkiler. Sitede proje özeti, kardeş bitkiler yöntemi ve bahçede yetişen bitkilere dair bilgiler bulacaksınız. Sizlerin de ilgisini çekeceğini düşündüğüm için paylaşmak istedim.
22 Temmuz 2009
Bizim ellerden enstantaneler-III
Burası Ayvalık'ta, daha doğrusu Cunda'da en sevdiğim bahçecik. En sade, en zarif, belki de en minik. Geylan Kitabevi'nden bahsediyorum. Sevgili bir kadının işlettiği, bugüne kadar rastladığınız en lezzetli limonataları içebileceğiniz (ki ben limonata sevmem) yer. Kitabevinin önünde, asma altında, gelen geçeni izleyerek sebzeli poğaçalar, leziz pastalar tatmak da başka bir keyif doğrusu. (Ne yazık ki bu yazıyı yazdıktan sonra Cunda'daki kitapçının kapandığı bilgisini aldım. O güzelim mekan kafe olmuş.) Cunda'ya gitmişken tepede, restore edilip kütüphaneye dönüştürülmüş minik kilise ve yanındaki su değirmenini de görmeli. Türkiye'de bir benzeri daha yok. Güler Pastanesi'nin lor tatlısıyla sakızlı dondurmasından bahsetmiştim. Bir favori tatlım daha var buralardan. Havran'daki Hacı Ahmet Mandırası'nın fırınlanmış höşmerimi. Böyle bir lezzet olamaz. (Bu aralar canım pek tatlı istiyor diye bunca tatlıdan bahsediyorum herhalde, yoksa bu yıl hiç birinden alıp yemedim, evdeki şekersiz tatlılarımla yetiniyorum.) Hacı Ahmet Mandırası hemen Havran girişinde, sol tarafta. Kelle peyniri ve koyun yoğurdu da pek lezizdir. Yok eğer Havran'ın içine girecek olursanız, asıl yeri merkezde. Hacı Ahmet bey de orada duruyor zaten. (Mutfaklardan Taşan Öyküler'i okuyanlar Hacı Ahmet beyin hikayesini hatırlayacaktır.) Hacı Ahmet Mandırası'nın tam karşısında iki tane de leblebici var. Havran'ın leblebileri de ünlü çünkü. Sade leblebinin yanısıra biberli, sakızlı, karanfilli, soslu, şekerli leblebileri de var. Bir de buraların koruk şerbeti ve karadut suyu meşhur. Ayvalık'ta bir kahvede veya eski Altınoluk'ta içebilirsiniz koruk şerbetini. Karadut suyu ise pek çok yerde karşınıza çıkacaktır. Şimdilik bu kadar olsun en iyisi. Bir sonraki yazıda bizim mutfaktan enstantaneler vereyim diyorum.
20 Temmuz 2009
Bizim ellerden enstantaneler-II
Bu en sevdiğim pazar fotoğraflarından biri. 2006 yazında Burhaniye Pazarı'nda çekmiştim. Bizim ellerden enstantaneler dizisine pazar haberleriyle devam etmek istedim. Hani olur a buralara yolunuz düşerse diye. Pazartesi günleri Burhaniye, salı Gömeç, çarşamba Edremit, perşembe Ören, Ayvalık, cuma Akçay, Küçükkuyu, Havran, Ayvacık, cumartesi Cunda pazarları var. Bunlar aklıma gelenler. Buralarda her gün bir pazar var ve her pazar başka bir alem. Yolunuz düştüğünde, bir pazara uğrayın, buraların insanlarını tanıyın derim.*
Ayvalık'a gelirseniz tabii ki Güler Pastanesi'ne uğranacak, sakızlı dondurma, sakızlı kurabiye yenecek. Lor tatlısının üzerinde sakızlı dondurma başka güzel olur elbet. Sabah saatlerinde de hem Güler Pastanesi'nde, hem de İmren'de lorlu börek oluyor. Tabii Ayvalık tostunu da unutmamalı. Denize nazır yemesi pek güzel. Gerçi son yıllarda peynir kalitesini düşürdüler, Güler Pastanesi'nin tam karşısında küçük bir hal vardır. Ya da ne bileyim bir avlu. Orada kasaplar, manavlar, mandıralar vardır. Güzelim bir sepet peyniri alacaksınız, tostu onunla yaptıracaksınız. Bir güzel olur ki! Yine aynı yerde ufacık bir balık lokantası var. Ayvalık Balıkçısı mıydı adı? Orada ızgarada sardalya yenir. Hoş bir ailedir sahibi.
*
Başka nereyi anlatmalı? Hmmmm, tabii ki Erhan'ın yemeklerini, kahvaltısını tatmak için Zeytinbağı'na gitmeli. Dükkana da uğramalı. Dükkanda Dilek'in (Şeker ailesinin tatlı gelini) reçelleri var, Erhan'ın keçi peyniri, Menend'in topladığı eski yerel giysiler, şık elbiseler, takılar, yine Dilek'le Levent'in yaptığı sabunlar var. Manzarası da pek güzeldir Zeytinbağı'nın, serinlikte oturmanın tadı doyumsuzdur. Akçay'da Gülçin hanımın leziz zeytinyağlı yemeklerini yemek için Zeyyat'a gitmeli. Başka? Görmediyseniz Tahtakuşlar Etnoğrafya Müzesi ile Adatepe Zeytinyağı Müzesi, tabii bir de Edremit-Altınoluk arasında Evren Ertür Tarihi Zeytinyağı Aletleri Müzesi gezilmeli, zeytinyağının tarihini tanımalı. Korkut Yağ-Sabun Sanayii, Kimya mühendisi bir karı-kocanın eseri. Yıllardır severek kullandığım zeytinyağı sabunlarını yapıyorlar, her yıl yeni sabunlar çıkarıyorlar. Geçen yılki favorim sakızlı sabunları. Güllü ve lavantalıları da hep severek kullanırım. Bu da böyle bir yazı olsun. Devamı nasıl gelecek, düşünüyorum doğrusu...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
