31 Mayıs 2009

Ayağımın tozuyla

İlle de imza günü mü lazım buluşma bahanesi olarak? Diğer kentlere de gideceğim zaman önceden bildiririm, oradaki blog komşularıyla, okurlarla buluşur, birlikte bir şeyler yer/içer, sohbet ederiz. Kitap getiren olursa da renkli kalemlerimi yanımda getirir, sizler için seve seve imzalarım.
*
Ayağımın tozuyla yazayım istedim. Yazayım ki 28 Mayıs günü yazdığım hatırlatma yazısının hükmünün kalmadığını da ilan edeyim. Çünkü gidip geldim İzmir'e. Ne güzel dostlarım varmış benim, bir kez daha gördüm. Beni evinde ağırlayan Yeşim'ciğim ve tatlı çocukları, yeğenlerim kadar sevdiğim Sude ve Batu, güzel yemeklerini yediğim Neşe ve Bora, Figen'ciğimin organizasyonuyla isimleri cisimleriyle buluşan güzel blog komşularım (Zehra, Mübeccel, Özay, Hülya, Umut, Selda, Neslihan, Ülgün, Çiğdem, Sibel), imza gününü organize eden Yapı Kredi Yayıncılık İzmir mağazasının çok zarif elemanları, güzel blog komşularımın dışında da imza gününe gelen harika insanlar (Elvan'cığım, Neşe ve oğulcuğu Can, Kedila'nın Evi'nin zarif sahibesi, Şen'ciğimin arkadaşı Gülfidan ve nice güzel yürek), güzel yemeklerle yolculuk günümü renklendiren Şükran'cığım ve göremediğim halde varlıklarıyla İzmir'i güzelleştiren dostlarım... İzmir'de geçirdiğim her anın kendine göre unutulmaz bir yanı var. Öğlen sıcağında, kalabalıkta Kemeraltı'na gidişimin bile. Alıştığım, sevdiğim lezzetlerle buluşma (Konak Pier'deki Ta-Ze mağazasından aldıklarım, yine Tariş'in incir lokumu, Havra sokaktan peksimet, Değirmen'den deniz tuzu gibi), Konak-Karşıyaka vapuru, Pasaport'ta Nalan'la öğle yemeği, yine Pasaport'da denize nazır bir bardak çay, Küçükyalı'dan Pasaport'a yürümek, deniz kenarına sıralanmış balıkçılar, gevrekçiler, İzmirlilerin deyimiyle darıcılar, çiğdemciler... Bu fotoğraf da necefli maşrapa gibi görüntünün kaybolduğu bir anda durumu kurtarmak için konmuş gibi duruyor farkındayım. Yoksa Figen'ciğim buluşmamızdan ve imza gününden harika fotoğraflar yolladı ama hepsinin özel hayatına saygımdan burada yayınlamıyorum. Bu fotoğraf bir önceki İzmir seyahatinde, yine Kemeraltı'nda çekilmişti. Bu sefer koca makinemi taşıdım ama bir kare bile çekmedim iyi mi?

28 Mayıs 2009

İmza günü-Hatırlatma

Sevgili dostlar,
Yan tarafta bilgiler var ancak bir kere de buradan yazmak, hatırlatmak istedim. Cumartesi günü İzmir'de, Yapı Kredi Yayınları'nın düzenlediği imza günüm var. Daha önce de söyledim, şimdi de söyleyeyim, daha önce satın aldığınız kitaplarımı imzalamamı isterseniz onları da getirin, renkli kalemlerimle geliyorum! Elbette kitap da alın isterim çünkü bir yazar ancak yazdıkları satıldığında geçimini sağlayabiliyor. Başka yerlerden geliri yoksa kitaplarının satılması, yeni baskılar yapması lazım ki araştırmayı, yazmayı sürdürebilsin. (Mutfaktaki Yaban bu ay %25 indirimli, ayrıca ellerinde Her Güne Bir Yemek'ten de bulunacağını zannediyorum.) Ancak satın alamayacaksanız ama yine de bir kaç dakika olsun karşılaşmak, merhabalaşmak isterseniz 14:30'dan itibaren şu adreste olacağım:

30 Mayıs 2009 Cumartesi
15.00-17.00
Yapı Kredi Yayınları
Kıbrıs Şehitleri Caddesi,
1443. Sokak 46, Alsancak, İZMİR

27 Mayıs 2009

Ah bu güzeller...

Bir soru: Adana'da kimler vardı bizim blog komşularından? Bir şeyler sormak istiyorum da, bu notu görürseniz bildirebilir misiniz? Teşekkürler!
*
Ah bizi baştan çıkaran güzeller. Ne yapacağız biz? Ne sizle oluyor ne sizsiz. Bu fotoğraftaki fıstık da (ahududulu fıstık) onsuz olamadığımız güzellerden. Eskiden olsa, bir kilo süte bir bardak suda erittiğim un ve nişastayı, üç kaşık kakaoyu koyar pişirirdim. Koyulaştığında içine iki paket bitter çikolata kırar, biraz da pekmez eklerdim. Pek güzel olurdu, afiyetle yerdim. Diyet macerasına başladığımdan beri yapmamıştım, tatlı yemeyeyim diye. Geçenlerde canım pek istedi, hadi dedim, yeni bir şekilde deneyeyim. Hoş aynı anda hem bunu, hem peynirimi hem de yoğurt için ayırdığım sütü halledeyim derken bir hata yaptım. İki bardak süt ve iki bardak suyla yapacaktım muhallebimi. Öyle ya, ben güzelim köy sütü alıyorum, kaymağı alınmamış. Onu az yağlı süte dönüştürmenin yolu (benim için tabii) suyla karıştırmak. Yanlışlıkla iki bardak sütü kakaosu, unu, nişastası ve ilk iki bardak sütü hazır olan tencereye dökünce ortaya şu tarif çıktı: Dört su bardağı süt, iki su bardağı su, dört çorba kaşığı kakao, yarım su bardağı pekmez. Önce pekmezsiz olarak pişirdim, koyulaşınca pekmezini ekledim. Badem ekstresi ve narenciye çiçeği suyu da koydum, güzel koksun diye. Karıştırıp aldım ateşten. Tadına baktım ııh, yetmemiş. İki çorba kaşığı da bal ekledim, karıştırdım ve kaselere pay ettim. Her birine iki ufak kepçe hesabıyla 11 kase çıktı. Bu kadar şeyi bir haftada yiyemem, yarısını dondurayım dedim. Bisküvili pasta nasıl donuyor, bu da donar elbet. Donar da sonra eriyince berbat bir şey oluyormuş. Dersimi aldım, bir daha aynı hatayı yapmamak üzere buzluktakileri döktüm. Tadı bana yetti. Ahududu mevsimi gelmediği için (e tabii bu fotoğraf 2006 yazından) çilekle yedim. Kalorisini hesapladım, her bir kasede (122 gram) 104 kalori var. Toplam yağ 1.6 gr, doymuş yağ 1 gr, protein 2.7 gr, şeker 14.8 gr (şeker koymadıysam da pekmez ve baldan, hatta sütten aldığı şeker). Dün gidip o çok reklamı yapılan minik kaplardaki pudingimsi şeylere baktım. Benimki onlardan daha düşük kalorili (onlar 100 gramda 120-140 kalori civarında, benimki 100 gramda 85 gibi) ve elbette daha sağlıklı. Hani diyeceğim o ki, ille de yiyecekseniz, onu değil bunu yiyin. (Şu kendini dondurma sanan yoğunlaştırılmış kremalı, bol katkı maddeli, hani bugünlerde blogcuları kullanarak -deyimimi mazur görün ama öyle- reklamı yapılan ürünlere de değineceğiz elbet.)

25 Mayıs 2009

Son yaratım

Deminden beri düşünüyorum. İnsan yarattığı şeye ne der? "Yaratım" denir mi? Belki denmiyordur. Peki desem anlaşılır mı? Anlaşılıp anlaşılmadığını biraz sonra göreceğiz. Saat 8:53. Günlerden pazartesi. Yeni bir haftanın ilk günü. Birazdan kahvaltı edeceğim. Ne mutlu ki Antalya'da tarla salatalığı tezgahlarda boy göstermeye başladı. Ben de çarşambadan beri katır kutur salatalık yiyorum. Bugün kahvaltıda közlenmiş biberlerimden yok. Sonbaharda közleyip buzluğa attığım biberlerden birer poşet çıkartıyorum, buzdolabında eridikten sonra zeytinyağı, sirke, sarımsak ve deniz tuzundan oluşan sosa koyuyorum. Bir gün sonra hazır. Kahvaltıda çok severim bu şık latifeyi. Bugün yok çünkü son postanın son kalan kısmını şu sevgili yaratıya kullandım. Zor olmadı. Deniz börülcesi haşlamıştım. Farklı bir şey denemek istiyordum. Tesadüf bu ya, nohut da haşlamıştım bir gün önce. Ve kırmızılar. Kırmızı çok yakışacaktı yaratacağım lezzete. Hepsi 2 dakika sürdü. Dolaptan soslu biberimi çıkardım, içine 2-3 kaşık nohut koydum, biraz da deniz börülcesi. Başka sosa gerek yok, deniz börülcesi zaten kendinden tuzlu. Eh biberin sosunda yağ ve sirke var. Biraz da sarımsak. Daha ne olsun? Bir güzel oldu ki tarifi mümkünatsız. (Diyeceksiniz ki mümkünatsız diye bir sözcük de yok. Var edemez miyiz?) Bu da yeni haftanın yeni lezzeti oldu. Hepinize iyi haftalar! Bu hafta çooook mutlu olun olur mu?

23 Mayıs 2009

Pazaryerleri

Tipik bir balık kadınıyım ben. Borsa gibi iner çıkar ruhumun halleri. Bir güneşlidir hava, bir bulutlu. Alışıyor tabii insan buna, yaşadıkça. Neyse, nereden çıktı şimdi bu? Diyeceğim odur ki, bugünlerde şu kurs meselesi, sizin istekliliğiniz heyecanlandırdı beni. Hayaller kurmaya başladım. (Tabii balık kadınının bir özelliği de hayalci olmasıdır, balıklar bilir!) Öyle güzel yerlerde buluşuyoruz ki hayal bile edemezsiniz. Doğadayız. Kuşlar cıvıldıyor. Deniz bir adım ötemizde. Pazarlarda, tarlalarda bereket var. Sepetleri takmışız kolumuza alıp gelmişiz herşeyleri, girmişiz mutfağa. Yanımızda da Mehtap, ona en büyük teşekkürümüz capcanlı ve zinde halimiz. Neden olmasın? Ben aslında daha da başka bir şey diyecektim. Ah evet buldum. İncesaz'ı bilir misiniz? Bilmiyorsanız bir girip bakın. Benim harika kadınım neler doğurmuş yine. Doğurmuş diyorum çünkü gerçek bir doğum onunki. Sözler öyle bir çıkıyor ki ağzından. Ümit mi lazım size? Okuyun Didi'ciğimi. Bir de pazaryerleri var tabii, başlığa konu olan. Fotoğraf da bir pazaryerinden, pek çaktırmasa da. Derya'nın bıraktığı güzel yorumu görünce pazaryeri fotoğrafı aramaya başladım. Bu fotoğraftı görünce aklıma o gün geldi. Yediğim patates kızartması (Amsterdam'da her köşe başında varlar ne de olsa), tattığım peynirler, şunlar bunlar... İşte öyle bir gündü.

22 Mayıs 2009

Anket

Sevgili dostlar size bir sorum var. Diyelim ki harika bir yerde yemek kursu vereceğim. Siz de koşa koşa geleceksiniz. O kursta neler öğrenmek isterdiniz? Siz de mutfağa girip çalışmak ister miydiniz? Yoksa ben bir kenarda oturayım yapılanları izleyeyim mi derdiniz? Sorularımız bundan ibarettir. Yanıtlarsanız çok mutlu oluruz. Tabii sizin önerilerinizi de duymak isteriz. Sağlıcakla kalınız, güzel bir haftasonu geçiriniz.
*
Sonradan ektir. Öneri ve fikirlere çok çok teşekkürler. İyi ki varsınız! Yemek kursu vermeye 2000 yılında başlamıştım sanırım. İlk kursum "Mutfakta Zen" adını taşıyor. Kitap da zaten o kurstan sonra ortaya çıkan bir fikirdi. Ardından bir gruba ad olmuştu, şimdi de bu siteyle sürüyor. O sene İzmir ve Ankara'da yapmıştım bu kursu. 2003 yılında İstanbul'da kurslar verdim, farklı başlık ve temalarla. Bir kaç tane de Antalya'da yaptım. En son kursun üzerinden de dört sene geçti galiba. Yoksa beş mi? Onu Kazdağı'nda, Zeytinbağı'nda yapmıştım. Herkesin tarzı farklı tabii. Kimi mutfağa girmek istiyor, kimi elimi hamura sokmam diyor. Sizlerin ne beklediğini bilmek güzel bir şey. (Başka fikir belirtmek isteyenlerin düşüncelerini de duymak isterim elbet. Lütfen yazın.)

21 Mayıs 2009

Neden tam pirinç?

Geçen hafta bir fotoğraf ararken arşivi taradım, tararken de bu fotoğrafla karşılaştım. Blog fotoğrafları dosyasına aldım hemen, bugünlerde tam pirinçten (kimi diyet pirinç, kepekli pirinç veya kabuklu pirinç diyor ama benim ağım tam pirince alışkın) bahsedeyim dedim. Dün Mehtap beş günlük enerji diyetini verince (bu diyet 6. haftada olanlar içinmiş öncelikli olarak, belirteyim, ancak benzeri sağlık diyetleri yaptığım günlerden biliyorum, hayvansal gıdaların olmadığı, sebze ve meyve ağırlıklı benzer diyetler bedenimizde harika değişiklikler yapıyor. Niyet ettiyseniz vazgeçmeyin!) tam pirinçten bahsetmenin zamanı dedim ve ekleyiverdim bu güzel fotoğrafı. Sorunun yanıtını da bir zamanlar çevirisine başladığım, ancak tamamlanamamış Makrobiyotik Beslenme* adlı kitaptan alıntıyla vermek istedim:

"Nişastaların şişmanlattığını duyduğunuz için onlardan kaçıyor musunuz? Öyleyse tam pirinç ve kabuklu buğday gibi tahıl ve sebzelerde bulunan kompleks, doğal nişastaların en iyi besinler olduğunu duymak sizi şaşırtacaktır. Kompleks karbonhidratlar içeren doğal besinler enerji besinleridir. Protein ve yağlarla karşılaştırıldığında kompleks karbonhidratlar vücuda kolaylıkla kullanılabilecek ve ardında atık madde bırakmayan enerji yakıtı sağlarlar. Hemen hepimiz her yemekte bir çeşit karbonhidrat yiyoruz. Ancak işlemden geçmiş, rafine gıdaların elimizin altında olduğu modern dünyamızda ortalama bir birey tarafından tüketilen karbonhidratların yaklaşık yarısı basit karbonhidrat formundadır. Buradaki sorun basit, rafine karbonhidratların sağlığımıza zararlı oluşudur.

Sabah kahvaltısında krema ve şekerle birlikte içilen kahve ve yanında yediğimiz tatlı bir çörek, öğleden sonra ağzınıza attığınız bir şekerleme veya çikolata size kısa sürede enerji verebilir. Ancak çabuk enerji veren bu besinlerin içerdiği şeker kanı çabucak terkedecek ve böylece kısa sürede bir yorgunluk hissi duyacaksınız. Şekerin çabuk kandan atılmasını engellemek için insülin düzeyi hızla yükselecek ve böylece kan şekeri daha da düşecektir. Bu da kendinizi gergin hissedip şekere saldırmanızla sonuçlanır. Bu düzen sürdüğü sürece bedeniniz kendini kontrol edilemez bir iniş çıkış içinde bulur ve bu da duygularınızın aynı şekilde iniş çıkışına neden olur.

Makrobiyotik beslenmede basit karbonhidratlar daha kompleks ve yavaş yanan karbonhidratlarla değiştirilir. Örneğin tam pirinç, kana dakikada 2 kalorilik düzenli bir glikoz akışı sağlar. Buna karşın çikolata yediğinizde içinde bulunan şeker bedeniniz tarafından dakikada 30 kalori yakılmak suretiyle, hızla kandan atılır. Bal, rafine sofra şekeri, hatta meyve şekerleri bile hızla yakılır, çünkü bu şekerler pankreas enzimleri kullanılmadan yakılırlar ve uzun süreli enerji sağlayamazlar. Tam tahıllar, bakliyat ve sebzelerle hazırlanmış bir makrobiyotik öğünden sonra enerji yavaş yavaş yakılır ve ne duygusal iniş çıkışlara neden olur, ne de tatlı ihtiyacı hissetmenize."
*The Macrobiotic Way, Michio Kushi, Avery Publishing, USA, 1985, sf. 9-10