Gözlerimi kapattım ve o ana döndüm. Zor olmadı. O kokuyu anımsatan bir koku yardım etti bana. "Filtre edilmemiş parfüm" dediğim bir şişe Laleli zeytinyağı. 2008 mahsulü, erken hasat, posalı sızma zeytinyağı. En fazla 0.8 asit. Kapağını açar açmaz muhteşem bir parfüm sarmalıyor sizi. Kokusu öyle olağanüstü ve genizinizi yakan acılığı o kadar ilahi ki, iştahınızı açıyor. Doyamıyorsunuz. Yine de azar azar kullanıyorsunuz tabii. Hem bitmesin diye, kıymetli diye, hem de kalorisi çok diye. O an mı? O an Şirince'den. 2007'nin Ocak ayında, ayın ilk günlerinde Şirince'de toplanan zeytinlerden sıkılan göbek yağının tadıldığı o an. Tabağa alınan altın sarısı yağa banılan mis kokulu ekmek. Dostluk. Sohbet. İştah. Sevinç. Gurur. Bir sürü şey işte. Bu an da o anlardan biri aslında. Karşılamaya hazırlandığımız yılı düşünüyorum. Acaba eskisini aratacak mı? Güzel anılar derleyebilecek miyiz? Dostlarımızla daha çok birlikte olabilecek miyiz? Sofralarımıza güzel yiyecekler koyabilecek miyiz? Bir de sağlıklı ve zinde bir bedene sahip olabilecek miyiz diye soruyorum. Soru çok aslında. Takvim ne gösterirse göstersin, şükran duymayı unutmadan, sahip olduklarımızın değerini bilerek, hırstan, öfkeden, nefretten uzak durarak... Sahi o birer kilolar verildi mi? Hani demiştim ya hepimiz bir kilo versek dünya daha hafif bir yer haline gelir. Hafifledik mi? Yeni yıla daha hafif, daha enerjik girecek miyiz?
30 Aralık 2008
O an
Gözlerimi kapattım ve o ana döndüm. Zor olmadı. O kokuyu anımsatan bir koku yardım etti bana. "Filtre edilmemiş parfüm" dediğim bir şişe Laleli zeytinyağı. 2008 mahsulü, erken hasat, posalı sızma zeytinyağı. En fazla 0.8 asit. Kapağını açar açmaz muhteşem bir parfüm sarmalıyor sizi. Kokusu öyle olağanüstü ve genizinizi yakan acılığı o kadar ilahi ki, iştahınızı açıyor. Doyamıyorsunuz. Yine de azar azar kullanıyorsunuz tabii. Hem bitmesin diye, kıymetli diye, hem de kalorisi çok diye. O an mı? O an Şirince'den. 2007'nin Ocak ayında, ayın ilk günlerinde Şirince'de toplanan zeytinlerden sıkılan göbek yağının tadıldığı o an. Tabağa alınan altın sarısı yağa banılan mis kokulu ekmek. Dostluk. Sohbet. İştah. Sevinç. Gurur. Bir sürü şey işte. Bu an da o anlardan biri aslında. Karşılamaya hazırlandığımız yılı düşünüyorum. Acaba eskisini aratacak mı? Güzel anılar derleyebilecek miyiz? Dostlarımızla daha çok birlikte olabilecek miyiz? Sofralarımıza güzel yiyecekler koyabilecek miyiz? Bir de sağlıklı ve zinde bir bedene sahip olabilecek miyiz diye soruyorum. Soru çok aslında. Takvim ne gösterirse göstersin, şükran duymayı unutmadan, sahip olduklarımızın değerini bilerek, hırstan, öfkeden, nefretten uzak durarak... Sahi o birer kilolar verildi mi? Hani demiştim ya hepimiz bir kilo versek dünya daha hafif bir yer haline gelir. Hafifledik mi? Yeni yıla daha hafif, daha enerjik girecek miyiz?
27 Aralık 2008
Ihlamurlar altında
Hiç haziran ayının başlarında bir ıhlamur ağacının altında oturdunuz mu? Oturamazsınız zaten, korkarsınız. Öyle çok arı dolaşır ki dalları arasında. Bzzzz.... Bzzzzz.... Arılar hep heyecanlıdır, mutlu ve meşgul görünürler çiçekli bitkilere bayılırlar ya, sanki ıhlamur çiçeklerine daha bir sevdalıdırlar. En azından bana öyle gelir. O soluk sarı renkli çiçekler salkım salkımdır koyu yeşil, yuvarlağımsı yaprakların arasında. Her bir çiçek kümesi daha açık yeşil ve uzun bir yaprağa bitişiktir. Dolayısıyla çiçekleri toplarken o yaprakçıkları da toplarsınız. Çekinirsiniz de, arıları korkutur veya kızdırır mıyım acaba diye. Ihlamur balını hayal edersiniz. Mis kokulu bir bal. Bir kaşık yediniz mi hastalık falan kalmaz. Sonra o ıhlamurları temiz bezler üzerine yayar, gölgede kurutursunuz. Bu sene çok ıhlamur toplayamadım. Oysa hemen karşımızdaki evin bahçesinde iki tane ıhlamur ağacı var. Geç kaldık tabii, biz gidene kadar çoğu tohuma dönmüştü. Olsun, Zengile dostun getirdikleriyle çoğaldı ıhlamurumuz. Ben de iki gündür koca bir cezveye bir büyük tutam ıhlamur atıyor, üzerine bir elmanın kalınca soyulmuş kabuklarını koyuyorum. Biraz kabuk tarçın, 3-4 karanfil ve 2-3 dilim taze zencefille tamamlanıyor liste. Üzerine kaynar su döküyor, bir kaç dakika kısık ateşte tuttuktan sonra alıyor, hemen servis ediyorum. İçmesi bir güzel oluyor ki. İster istemez çocukluğumda soba üzerinde demlenen ıhlamurları düşünüyorum tabii, akıl kayıyor eskilere.
26 Aralık 2008
Sebze suyu
Dünkü yazıdan sonra Mevsimlerle Gelen Lezzetler'e baktım ve oradaki "sebze suyu" yazısını bulup buraya aldım. Zaten artık kendi kitaplarımdaki tariflerle diyet yapmaya karar verdim. Canım Güniz'ciğim bana kaç yıl önce, "ben senin kitaplarınla kilo veriyorum," demişti. Yanaklarından öpüyorum can arkadaşım. Ve güzel gülüşlü kadından da güzel haberler geliyor. Korkma demiş melekler ona, korkma yok bir şeyin. Sadece yaşama biraz daha farklı bakacaksın bundan sonra, hepsi bu. Nergisleri koklamaya ve o kokuları tanrısal bulmaya devam edeceksin, söz!
*
"Sebze suyunu çorbalarınızı lezzetlendirmek ve sebzelerin bol vitamin ve mineral içeren kabuk ve saplarından da faydalanabilmek için düzenli olarak hazırlamanızı öneririm. Günümüzde pek çok kişi yemeklerine lezzet vermesi için hazır et ve tavuk bulyonlarını kullanıyor. Oysa bulyonlarda sağlığa zararlı katkı maddeleri bulunuyor ve lezzet verdiğimizi zannettiğimiz bir yemeğin sağlığımıza zararlı olabileceğinin farkına varamayabiliyoruz. Diyelim ki salata yaptınız. Marulun ve taze soğanın dış yapraklarını, maydanoz ve dereotunun saplarını, havucun baş kısmını ayırın. Bir de sebze yemeği mi yaptınız? Patatesin (gerçi bu önerimden çok emin değilim. İlaçlanan sebze ve meyvelerin kabuklarını kullanmak ne kadar mantıklı bilemiyorum, belki bir bilen bu satırları okur ve bize yol gösterir) ve yer elmasının kabuğunu, kerevizin kabuğu ve saplarını, ıspanağın köklerini, lahana ve pırasanın dış yapraklarını, elma yediyseniz kabuklarını bir tencereye doldurun. Üzerini kapatacak kadar suyla doldurup kaynatın, 5-10 dakika kısık ateşte pişmeye bıraktıktan sonra ocaktan alın. Soğuduktan sonra süzüp buzdolabında 3-4 gün saklayabilirsiniz. Böylece hem sebze artıklarını kullanmış, hem de çorbalarınıza lezzet katmış olacaksınız. Bu suyu sadece çorbalarda değil pilav, makarna ve yemeklerde de kullanabilirsiniz."
*
"Sebze suyunu çorbalarınızı lezzetlendirmek ve sebzelerin bol vitamin ve mineral içeren kabuk ve saplarından da faydalanabilmek için düzenli olarak hazırlamanızı öneririm. Günümüzde pek çok kişi yemeklerine lezzet vermesi için hazır et ve tavuk bulyonlarını kullanıyor. Oysa bulyonlarda sağlığa zararlı katkı maddeleri bulunuyor ve lezzet verdiğimizi zannettiğimiz bir yemeğin sağlığımıza zararlı olabileceğinin farkına varamayabiliyoruz. Diyelim ki salata yaptınız. Marulun ve taze soğanın dış yapraklarını, maydanoz ve dereotunun saplarını, havucun baş kısmını ayırın. Bir de sebze yemeği mi yaptınız? Patatesin (gerçi bu önerimden çok emin değilim. İlaçlanan sebze ve meyvelerin kabuklarını kullanmak ne kadar mantıklı bilemiyorum, belki bir bilen bu satırları okur ve bize yol gösterir) ve yer elmasının kabuğunu, kerevizin kabuğu ve saplarını, ıspanağın köklerini, lahana ve pırasanın dış yapraklarını, elma yediyseniz kabuklarını bir tencereye doldurun. Üzerini kapatacak kadar suyla doldurup kaynatın, 5-10 dakika kısık ateşte pişmeye bıraktıktan sonra ocaktan alın. Soğuduktan sonra süzüp buzdolabında 3-4 gün saklayabilirsiniz. Böylece hem sebze artıklarını kullanmış, hem de çorbalarınıza lezzet katmış olacaksınız. Bu suyu sadece çorbalarda değil pilav, makarna ve yemeklerde de kullanabilirsiniz."
25 Aralık 2008
Bilin bakalım bu nedir?
Yine bir şaşırtmacalı uzman sorusuyla karşınızdayım. Bilin bakalım bu nedir? (Yanıtını açıklamalarıyla yayınlayacağım elbet, ama önce siz tahmin yürütün.)*
Biraz ufkunuzu genişletin kızlar. Belki bulmak daha kolay olur. Dedim ya, "şaşırtmacalı uzman sorusu" bu. Yanıtlar çoook yakında... Hele bir -Maya deyimiyle- "komacan" salatamı yiyip geleyim de. (Durun bir dakika, gitmeden bir dakikanızı daha ayırabilir misiniz? İşinizi bırakıp bir dakikalığına gözlerinizi kapatıp güzel gülüşlü bir kadın için dua eder misiniz? Söyleyin bütün meleklere, onun başında beklesinler, saçlarına mis kokulu nergisler taksınlar ve gıdıklasınlar onu, ki gözlerini açıp büyük büyük gülsün!)
*
Galiba sizi daha fazla merakta bırakmasam iyi olacak. Resimde gördükleriniz vitaminlerini suya bırakmış maydanoz, su teresi sapları ve göbek marulun dış yaprakları. İki gündür "sebze suyu" yapıyorum, salata artıklarıyla. Dünkünde marul, su teresi, maydanoz ve dereotu sapları, taze soğan ve taze sarımsağın dış yaprakları vardı. Bugünkü yukarıda saydıklarımdan. Eskiden çok yapardım sebze suyu. Mevsimlerle Gelen Lezzetler'de de anlatmıştım. Belki başka kitaplarda da anlatmışımdır, hatırlayamadım şimdi. İşte böyle. Yeşilliklerin salataya koymayacağım kısımlarını çöpe atmak yerine değerlendirdim. Sizi şaşırtmak için de suyunu süzdükten sonra posa kısımlarını tabağa koyup öyle fotoğrafladım. Şaşırdınız değil mi? Ne mi yapacağım bu sularla? Bugünkünü kullandım bile. Kavılca haşlarken sade su yerine sebze suyu kullandım. Dünküleri kavanozlara pay edip dolaba koymuştum. Onlar soğuk diye bugünkünü kullandım. Dünküler de çorba suyu olacak. Bugünlerde yemek yaparsam onlardan kullanırım elbet. Kapağı kapalı olarak buzdolabında 3-4 gün dayanıyorlar. Denemeye ne dersiniz?
24 Aralık 2008
Konferans duyurusu
"GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ÜRÜNLER VE YAŞAMSAL RİSKLERİ"
PROF. DR. ŞEMİNUR TOPAL (YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ)
TARİH : 26 ARALIK 2008 CUMA
SAAT : 14:00
YER : KADIKÖY BELEDİYESİ BARIŞ MANÇO KÜLTÜR MERKEZİ
PROF. DR. ŞEMİNUR TOPAL (YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ)
TARİH : 26 ARALIK 2008 CUMA
SAAT : 14:00
YER : KADIKÖY BELEDİYESİ BARIŞ MANÇO KÜLTÜR MERKEZİ
Lezzet dergisi yazıları
Biliyorsunuz kriz gerekçesiyle pek çok firma işten eleman çıkarıyor veya maaşları düşürüyor. Bir sürü şey olup bitiyor, farkındasınızdır, olmamak imkansız. Ben de "kriz gerekçesi" ile Lezzet dergisine yazdığım yazılara artık telif ödenemeyeceğini öğrendim. Belki bizlerin teliflerini keserek kar rekorunu kırmaya devam eder Doğan grubu. Öyle ya bu zamanda önemli olan hep daha çok kar etmek. Emeğin değeri yok. Değerli olan tek şey para. Neyse, uzun uzun konuşmak istemiyorum bu konuda ama bu nedenle 2006 yılının Ocak ayından beri yazdığım Lezzet dergisi yazılarına son vermek durumunda kaldım. Hani derginin okuru iseniz ve beni görmezseniz şaşırmayın diye söylüyorum. Durum değişir hadi yazılarına devam et, telifini de ödeyeceğiz derlerse size haber veririm elbet.
(Not: Bu yazıyı kırgınlık veya kızgınlıkla yazmadım. Aslında duyduğumda şaşırmadım da. Yaşadığım bazı şeylerden dolayı artık çok daha az şaşırıyorum çünkü. Haberi bugün almış da değilim. Ocak sayısı için telaşla yazı hazırlayıp gönderdiğim zaman, on gün kadar önce öğrendim. O zaman değil şimdi yazmış olmam sadece dergide beni arayıp göremezseniz şaşırmayın diye. Türkiye'de -ve sanırım dünyada da- pek çok dergi kar amaçlı olarak yayınlanıyor ve en azından bizim ülkemizde çoğu 3-4 kişi ile çıkartılıyor. Kar etmeyenler kapatılıyor, yerine yenileri çıkarılıyor. Bu düzen böyle. Ama şaşırdığım bir şey var, aynı basın gruplarında yazanlar başka şirketler/kurumlarca işten çıkarılanları yazarken arkadaşlarının yaşadıklarını görmemeyi tercih ediyorlar. Bunu kendim için söylemedim elbet, genele bakarak konuşuyorum. Herkes işini kaybetmemek, yerinde kalabilmek telaşında. Ne kötü bir dönemde yaşıyoruz değil mi? Yine de hepinize teşekkür ederim önerileriniz için.)
(Not: Bu yazıyı kırgınlık veya kızgınlıkla yazmadım. Aslında duyduğumda şaşırmadım da. Yaşadığım bazı şeylerden dolayı artık çok daha az şaşırıyorum çünkü. Haberi bugün almış da değilim. Ocak sayısı için telaşla yazı hazırlayıp gönderdiğim zaman, on gün kadar önce öğrendim. O zaman değil şimdi yazmış olmam sadece dergide beni arayıp göremezseniz şaşırmayın diye. Türkiye'de -ve sanırım dünyada da- pek çok dergi kar amaçlı olarak yayınlanıyor ve en azından bizim ülkemizde çoğu 3-4 kişi ile çıkartılıyor. Kar etmeyenler kapatılıyor, yerine yenileri çıkarılıyor. Bu düzen böyle. Ama şaşırdığım bir şey var, aynı basın gruplarında yazanlar başka şirketler/kurumlarca işten çıkarılanları yazarken arkadaşlarının yaşadıklarını görmemeyi tercih ediyorlar. Bunu kendim için söylemedim elbet, genele bakarak konuşuyorum. Herkes işini kaybetmemek, yerinde kalabilmek telaşında. Ne kötü bir dönemde yaşıyoruz değil mi? Yine de hepinize teşekkür ederim önerileriniz için.)
23 Aralık 2008
Birbirimizi Yemekteyiz
Bu yazıyı Kaybolan Tatlar grubunun kurucusu/moderatörü Bülent bey grupla paylaştığında okudum. Tarık Bayazıt'ı alnından öpmek istedim. Böylesine güzel dile getirdiği için. Şu an yol yorgunu olup ağrıdan çatlayan başımı ne yapacağımı bilmiyor olmasam Radikal'deki diğer yazılarını da okurdum ya bu zevki yarına bırakırken sizi de bu muhteşem çözümlemeyle başbaşa bırakıyorum:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=913674&Date=23.12.2008
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=913674&Date=23.12.2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
