29 Mayıs 2008

Seni seviyorum enginar!

 Enginar seni seviyorum.
Bunu sen de biliyorsun.
Karşılıksız değil sevgim,
biliyorum.
Sen de beni seviyorsun.
Sana sevgim büyük,
tam da bu yüzden,
seni mevsiminde tüketmeyi
seviyorum.
Buzluklara atmıyorum seni.
Üşür, tir tir titrersin.
Limon tuzlu sularda bekletirlerse seni,
kızıyorum.
Hassassın,
ayıklandın mı hemen kararırsın.
Yok yok, sen ille de limon istersin.
Ben senin her halini seviyorum.
Ama şu pilav var ya,
işte onu özlemle anıyorum.
Seni ufak ufak doğrayıp,
kuru soğanla kavurmuş, ardından
pirinçle pişirmiştim.
En son da taze soğan.
Karıştırıp demlendirmiştim.
Hmmmm...
Bu kadar olmalı,
karabiberi de unutmamalı.
Posted by Picasa

27 Mayıs 2008

İşte meşhur gözlememiz

 
İşte meşhur gözlememiz. Önceki yazıda bahsettiğim, mozzarella peyniri, taze patates, maydanoz ve karabiberli olan. Hani bir çırpıda yenip bitirilen. Hani yanında bir bardak çay içilen. Madem gözlemeyle devam ediyoruz, gözlerimi kapatıp gözlemeli anılarıma döneyim dedim. Mutlaka, ama mutlaka sizin de vardır o anılardan. Gözlemeli sofralarda onları dinlemek isterdim doğrusu. Düşününce aklıma düşen bir kaç tanesi var. Biri Çıralı sahilinde bizim sevgili Hayriye'nin yaptığı balkabağı ve kaşarlı gözleme. Hayriye köy unuyla yapıyor gözlemelerini. Bir güzel oluyor ki! (Yolunuz düşerse sahilde "Hayriye'nin Yeri" diye sorun, gösterirler.) Diğeri yıllar öncesinden, Safranbolu'dan. Bir ev pansiyonda kalmıştık annemle. Ev sahibi hanım kahvaltıda bize ve yabancı turistlere leziz gözlemeler yapmıştı. Patlıcanlı olanı nefisti. Bir de süzme yoğurtla yapılanı. Elde açma yufkayla yapılanı bir başka oluyor. Bir başkası Kazdağı'ndan. Edremit taraflarında olmalı, bir dağ başında yemiştik. Radikal arşivinde olmalı, gidip bakayım. Buldum, Gülsüm Hanım'ın gözlemesi imiş. Bir de duyuru: Cuma günü çıkacak olan Radikal kitap eki yemek kitapları dosyalı. Ben de 3 güzel kitabı tanıtıyorum. Belki alıp okumak istersiniz.
Posted by Picasa

25 Mayıs 2008

Bir başka resim

Bu sefer de Mine'ciğim bildi sorunun yanıtını. Evet bu bir pikan cevizi ağacı. Aslen Amerikalı ama en az 20 yıldır Türkiye'de de yetişiyor. Özellikle de güney bölgelerimizde. Antalya civarlarında çok var. Hatta bizim Narenciye Enstitüsü'nde ve pazarda kabuklu pikan cevizi satılır her kış. Tadını çok severim. Cevize göre daha tatlı, çok çok ince kabuklu (yani elle kırılır) bir tür. Fotoğrafını çektiğim ağaç Gisela'cığımın bahçesinde ama ben Kaş'ta ve Karaburun'da da gördüm onlardan. (Mine'ciğimin sitesine girdim de en çok yeni doğmuş bebek için fidan hediyesi ve sabun kursu bilgisi dikkatimi çekti. Mine Flora'nın güzelim çiçekleri, fidanları, sabunları için yukarıdaki linki bir tıklayın derim. Ah unutmadan, ben kaç yıl Mine'nin pembe domates fidanlarıyla domates yetiştirdim. Tadını unutmama imkan yok o domateslerin. Siz de bahçenize ekmek isterseniz zamanı geçmedi. Mine güzelce paketleyip gönderiyor fideleri. Size de onları toprakla buluşturup arada çapalamak ve sulamak kalıyor.)
*
Başka şeyler yazacaktım aslında. Elde kalan yarım yufkadan ortaya çıkan şaheseri anlatacaktım. Şaheser dediğime bakmayın, malzemesi basit ama has. Patatesler mini mini ve taze, sonra peyniri güzel (Türk tipi mozzarella, o yusyuvarlak, içi erimiş gibi olanlardan değil), sonra maydanozları Sultan'dan (hani %100 Ekolojik Pazar'daki dostum Sultan var ya, ondan). Bildiğiniz gözleme işte. İçinde yukarıdakiler var, bir de karabiber. Üzerine yine halis mulis zeytinyağı sürülmüş, öyle margarin falan değil. Tavada pişmiş, dörde kesilmiş, fotoğraflanmış, eriyen peynirlere şöyle bir bakılıp iç çekilmiş ve afiyetle yenmiş gözlemeler. Gelin görün ki fotoğraf küçültmek için kullandığım programda yaptığım bir değişikliği geri döndüremediğimden (ne yaptığımı bilsem döndüreceğim ya), küçülün dediğim fotoğraflar genişliklerini yitirip boya gittiklerinden o güzelim gözlemelerin fotoğrafını gösteremiyorum. Ama yandaki resim var. Yine bir "bilin bakalım bu neyin resmi" diyeceğim resimlerden. Güzel bir hafta diliyorum. Siz bir düşünün, yanıtları bekliyorum.

21 Mayıs 2008

Hoşçakalın kış sebzeleri

Hoşçakalın kış sebzeleri. Size veda etmek vaktidir. Hoşçakal kereviz, hoşçakal pırasa, lahana, karnabahar... Sizi seviyorduk. Mutfağımızdan, soframızdan eksik etmiyorduk. Sonra tohuma kaçtınız, içiniz boşaldı, renginiz, şekliniz değişti. Anladık ki artık vedalaşmanın zamanı gelmişti. Siz ne yüce gönüllü sebzelersiniz ki beklentisiz sevdiniz bizi, karşılık istemeden verdiniz kendinizi. Doğrusu pek güzel anlaştık sizlerle. Şimdi bahar vakti. Hatta neredeyse yaz çalacak kapımızı. Çinli bilgelerin sözlerini Mevsimlerle Gelen Lezzetler'den özetle aktarıyorum: "Kışın yenen ağır yiyecekler bizi hantallaştırır ancak bahardaki canlanış vücudun depoladığı yağı yakarak iç organlarımızı temizler. Kışın depoladığımız yağ ve toksinlerden arınmanın en kolay yolu daha hafif yiyecekleri tercih etmek, yüksek oranda yağ içeren ürünlerden uzak durmaktır. Hava durumuna göre yağ ve tuz tüketimini azaltmak ve bahar enerjisi taşıyan bitkilerin tüketimini artırmak doğayla uyum içinde mevsime hazırlanmamızı sağlar. Özellikle bahar aylarında büyüdükleri için buğday, yulaf, arpa, taze soğan, yeşil yapraklı bitkiler bahar mutfağında sık sık kullanılmalıdır."

18 Mayıs 2008

Kabak çekirdeği

Doğru yazalım, doğru konuşalım, dilimizi koruyalım (DDD) etkinliğinin bu ayki evsahibesi sevgili Hanife. Hanife'ciğim Türkçe'deki bağlaçları incelemiş, bize de sizleri Hanife'ye davet etmek düşmüş. Neler yok ki yazısında, başa gelen bağlaçlar, sona gelen bağlaçlar, sıralama bağlaçları, denkleştirme bağlaçları... Haydi doğru yazalım, doğru konuşalım, dilimizi koruyalım. Tabii Hanife'ye sevgilerimizi ve teşekkürlerimizi yollamayı da ihmal etmeyelim.
*
Bir zaman aldığım bir paket kabak çekirdeği buldum buzdolabında. Çok da olmamıştı alalı ya -susamcı olduğumdan- unutmuşum. Geçen gün salata yaparken aklıma geldi, çıkardım, hafifçe kavurdum. Kavururken tavaya biraz ufalanmış ceviz, biraz da geçen yaz Burhaniye Pazarı'ndan satın aldığım çam fıstıklarından ekledim. Soğuduktan sonra bir kavanoza koydum hepsini. Salataların üzerine serpiştiriyorum şimdilerde. Neden mi? Şundan: Yüksek miktarda bitkisel protein içeriyor (diğer tüm tohum ve yağlı yemişlerden yüksek), Omega-3 yağ asitleri açısından iyi bir kaynak, bol bol demir, fosfor, A Vitamini, çinko ve kimi B vitaminlerini içeriyor. Bağırsak parazitlerine karşı kullanılıyor, karaciğer, bağırsaklar, pankreas ve safra kesesi ile ilgili rahatsızlıklara şifa veriyor. Çıt çıt çıtlarız ya onu, işte böyle ayıklanmış olarak da satılıyor, salatalara renk, tat ve şifa katıyor. Onunla daha pek çok şey yapabilirsiniz elbet. Mesela ekmeklere koyabilirsiniz, pilavların, sebze kavurmalarının üzerine serpebilirsiniz... Mutfak robotunda çekip toz haline getirdikten sonra biraz zeytinyağı, biraz portakal suyu, bir diş sarımsak ve tuz ile nefis bir salata sosuna da dönüşebilir. Ooo daha neler neler yapılır onunla.

15 Mayıs 2008

Sahip olduğumuz tek şey-II

Nefes almada iki türlü rahmet vardır,
havayı içine çekmek ve boşaltmak
ilki sıkıştırır, diğeri ferahlatır,
bunların karışımıyla hayat bir mucizedir.

Goethe'nin dizeleri bunlar. Kiminiz geçmiş dediniz, kiminiz bedenim, ruhum, şu an, sevgi... Bense "nefes" diyor ve sizi çok sevdiğim, beni düşünmeye, hayata ve hastalıklara daha farklı bakmaya sevk eden bir kitaptan, Hastalık İyileşmeye Giden Yoldur'dan (Thorwald Dethlefsen ve Ruediger Dahlke, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2002) bilgilerle başbaşa bırakıyorum. Tabii yorum yapmak isteyenler için yine yorum kısmı açık, tartışabiliriz bu konuyu:
"Tüm eski dillerde nefes için kullanılan kelime ile ruh veya can için kullanılan kelimeler aynıdır. Latice'de 'spirare' nefes almak, 'spiritus' ruh demektir. Aynı kökü 'inspiration' sözcüğünde de bulabiliriz. Bu sözcüğün anlamı can katmak, ilham vermektir ve nefes almak, içeri almak ile ayrılmaz bir biçimde bağlantılıdır. Yunanca'da, 'psyche' kelimesi hem nefes hem de ruh anlamına gelir. Hitçe'de 'atman' kelimesi vardır ve Almanca'daki 'atmen' (nefes almak) sözcüğü ile akraba olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Yine Hintçe'de evrimini tamamlayarak bütünlüğe ulaşmış insanlara 'Mahatma' denir ve 'büyük ruh' ya da 'büyük nefes' demektir. Hint öğretisinden nefesin Hintliler'in 'prana' olarak adlandırdıkları, gerçek yaşam gücünün taşıyıcısı olduğunu öğreniyoruz. (...) Nefes bizim 'herşey' ile sürekli bağlantımızı sağlar ve istesek de istemesek de hepimizi birbirimize bağlar." (sf. 123-5)

Nefes almadan yaşayabilir miyiz?
Nefes kontrol edebileceğimiz az sayıda yetiden biri.
Dolayısıyla belki de sahip olduğumuz tek şey.
Siz nasıl nefes alıyorsunuz?

Sahip olduğumuz tek şey

Size bir sorum var:
Sahip olduğumuz tek şey nedir?
Yanıtlardan sonra ufak bir yazı yazacağım.
Ne dersiniz, biraz düşünüp tahminde bulunmaya var mısınız?