Diyorsa ki ben buyum, inanacaksın arkadaş. Öyle diyorsa öyledir. Kekse kektir, yalan söyleyecek hali yok ya. Ha derseniz ki keke benzer yanı yok bunun, size de inanırım. Yalan söyleyecek haliniz yok ya. Kendime de inanırım şimdi, bakın orada anlaşalım. Niye inanmayayım ki, ben yaptım neticede. Ben koydum kaba az biraz tereyağı. Fırın çalışıyordu zaten, eridi kendiliğinden. Üzerine yumurtayı ben kırdım, tek bir yumurtayı. Robotta çektiğim badem ve dut kurularını ben ekledim, ununu, tarçınını, sütünü, karbonatını, accıcık pekmezini ben koydum. Elimle yoğurdum. Ekmek mi bu neden yoğurdun ki diye soracaksınız biliyorum. Haklısınız ekmek değil. Sadece alışkanlık. Yaz boyu kahve yanında yediğim, adı lorlu kurabiye olup kurabiye değil kek gibi pişmiş olan az biraz tatlı çöreği elimle yoğuruyordum. Bunu da yoğurdum, yağlanmış tepsiye yaydım, elimi ıslatıp bastırdım, üzerini düzelttim. 170 derecede pişirdim. Ha bir daha yapsam aynı şekilde mi yaparım yapmam orası ayrı. Ununu daha az koyarım. Biraz daha yumuşak olur öylece. Böyle de güzel güzel olmasına. Kahvenin yanında öyle kendince kıvamıyla hoş oldu. Sevmedim değil, haşa, neden sevmeyeyim pek sevdim. Mutlu olmaya hazırdım zaten, yaptım, yedim, mutlu oldum.
27 Eylül 2013
Kekim diyorsa kektir
Diyorsa ki ben buyum, inanacaksın arkadaş. Öyle diyorsa öyledir. Kekse kektir, yalan söyleyecek hali yok ya. Ha derseniz ki keke benzer yanı yok bunun, size de inanırım. Yalan söyleyecek haliniz yok ya. Kendime de inanırım şimdi, bakın orada anlaşalım. Niye inanmayayım ki, ben yaptım neticede. Ben koydum kaba az biraz tereyağı. Fırın çalışıyordu zaten, eridi kendiliğinden. Üzerine yumurtayı ben kırdım, tek bir yumurtayı. Robotta çektiğim badem ve dut kurularını ben ekledim, ununu, tarçınını, sütünü, karbonatını, accıcık pekmezini ben koydum. Elimle yoğurdum. Ekmek mi bu neden yoğurdun ki diye soracaksınız biliyorum. Haklısınız ekmek değil. Sadece alışkanlık. Yaz boyu kahve yanında yediğim, adı lorlu kurabiye olup kurabiye değil kek gibi pişmiş olan az biraz tatlı çöreği elimle yoğuruyordum. Bunu da yoğurdum, yağlanmış tepsiye yaydım, elimi ıslatıp bastırdım, üzerini düzelttim. 170 derecede pişirdim. Ha bir daha yapsam aynı şekilde mi yaparım yapmam orası ayrı. Ununu daha az koyarım. Biraz daha yumuşak olur öylece. Böyle de güzel güzel olmasına. Kahvenin yanında öyle kendince kıvamıyla hoş oldu. Sevmedim değil, haşa, neden sevmeyeyim pek sevdim. Mutlu olmaya hazırdım zaten, yaptım, yedim, mutlu oldum.
22 Eylül 2013
Kampanya bitmeden
Ne çok zaman oldu yazmayalı. Neredeyse unutmuşum bloga nasıl yazı yazılacağını. Bu uzun ayrılık için özür dileyerek başlayayım istedim söze ve bir tanıtma/hatırlatma yapayım istedim. Her Güne Bir Yemek'in güncellenmiş yeni baskısı Mayıs ayında raflardaki yerini aldı almasına da ben burada tanıtamadım bile. 150 yeni tarif, yeni fotoğraflar (artık her yemeğin fotoğrafı var), yeni sayfa düzeni ve son yıllardaki seyahatlerimden bilgilerle, yeni dostların katkılarıyla ilk baskısına göre çok daha içime sinen bir kitap oldu. Sağlıklı beslenmek isteyen dostlara da müjde, kitaptaki tariflerin pek çoğu diyet yapmak isteyenler için uygun. Neden mi? Çünkü diyet hallerine uygun tarifler içeren bir kitap hazırlığında idim. Her Güne Bir Yemek'i oldukça ciddi bir şekilde değiştirmek istediğim için ondan vazgeçip hazırladığım tariflerin çoğunu Her Güne Bir Yemek'te değerlendirmeye karar verdim. Bu halini beğenirsiniz umarım. İdefix'te şu anda %35 indirimle satılıyor, aklınızda olsun!
*
Görüşmeyeli neler oldu? Hem çok şey oldu, hem bir şey olmadı. Miniklerim (Maya ve Leyla) üç hafta kadar bizimleydiler, onlarla birlikte olmanın tadını çıkardık. Bu yaz bahçemiz pek verimli idi, pazardan hiç bamya ve börülce almadım, bahçeden yedik. Hatta bir kısım börülceyi dalında kurumaya bırakıp ayıkladım, kışlık olarak Antalya'ya getirdim. Salatalık, domates, biber, patlıcan ve maydanoz da bahçedendi. Hünnap ağacımız meyveden yıkılıyordu, daha tam tatlanmamış olsalar da toplayıp getirdim, elma niyetine çıtır çıtır yiyorum. Komşularımızdan gelen çekirdeksiz üzümleri kuruttum. Bu kış keklerde tatlandırıcı olarak onları kullanacağım. Annem için biber-domates karışık salça yaptım. Domates de kurutacaktım ya pazarda organik pembe domateslerin kurusunu görünce uzun zamandır ilk defa kuru domates aldım. Bu yaz kendimi nadasa bıraktım. Temizlenme, arınma dönemi olsun istedim. Tam başarılı olamadıysam da üzerinde çalışmaktayım. Bir gün inşallah...
*
Görüşmeyeli neler oldu? Hem çok şey oldu, hem bir şey olmadı. Miniklerim (Maya ve Leyla) üç hafta kadar bizimleydiler, onlarla birlikte olmanın tadını çıkardık. Bu yaz bahçemiz pek verimli idi, pazardan hiç bamya ve börülce almadım, bahçeden yedik. Hatta bir kısım börülceyi dalında kurumaya bırakıp ayıkladım, kışlık olarak Antalya'ya getirdim. Salatalık, domates, biber, patlıcan ve maydanoz da bahçedendi. Hünnap ağacımız meyveden yıkılıyordu, daha tam tatlanmamış olsalar da toplayıp getirdim, elma niyetine çıtır çıtır yiyorum. Komşularımızdan gelen çekirdeksiz üzümleri kuruttum. Bu kış keklerde tatlandırıcı olarak onları kullanacağım. Annem için biber-domates karışık salça yaptım. Domates de kurutacaktım ya pazarda organik pembe domateslerin kurusunu görünce uzun zamandır ilk defa kuru domates aldım. Bu yaz kendimi nadasa bıraktım. Temizlenme, arınma dönemi olsun istedim. Tam başarılı olamadıysam da üzerinde çalışmaktayım. Bir gün inşallah...
04 Mayıs 2013
Balkon bahçem
Bugünlerde yaşama sevincim bu mini bahçe. Bahçe bile değil, balkon aslında kendisi ama kendini bahçe zannediyor. Sardunyalara biberler, kiraz domatesler, fesleğen ve naneler eklendi. Aslında beş litrelik pet şişelerin tepesini yanlamasına kesip toprakla doldurarak onlardan yeşillik saksısı yapma planım var ya, beklemede. Müsait olduğumda apartmanın bahçesindeki toprak ıslaktı, sonra ben yolculuğa çıktım, geldim gelmesine ya yol yorgunluğunu bir türlü atamadığımdan gerçekleştiremedim onu. Yapacağım elbet ancak yapana kadar da bu güzelleri seyretmekten beni kimse alakoyamaz. Ah tabii bir de her sabah bir dal nane koparıp çaya atmanın, serin bir bardak suyu bir dilim limon ve bir dal naneyle serinletmenin ne parasal ne sözcüksel karşılığı olmadığını söylemeliyim ki sizi de balkonunuzu yeşertme konusunda yüreklendirebileyim.
18 Nisan 2013
Biraz ordan biraz burdanlarla
Bu blogun okurları (yani eskiden beri okuyanlar demek istedim) benim biraz ordan biraz burdanlarla yarattığım kekleri bilirler. Bir de tasarrufseverliğimi. Geçen gün balık yapmak için fırın yanınca hadi ısı boşa gitmesin, zaten kahve yanında yemeyi de seviyorum diye bir uyduruk kek yapayım dedim. Ne malzemem var? Pazardan aldığım sütten var, köy yumurtam, tam unum, azar azar kalmış bademlerim ve keşü fıstıklarım... İki yumurtayı kırıp çırptım. Geçen sene Göynük'ten aldığım elma pekmezinin sonu kalmıştı, onu ekledim. Birer çay kaşığı tarçın ve toz zencefil. Çok az sadeyağ erittim keki yapacağım mini kalıplardan birinin içinde (fırının üzerine koyunca hemen eridi zaten, ekstra enerji kullanmadım), sütten biraz ekledim, bademle fıstığı mini robotta çekip un haline getirdim. Bir bardağa yakın un ve bir çay kaşığı da karbonat ekleyip karıştırdım, 180 derecede ısınmış fırında pişirdim. Oldu size mis gibi bir kek. Her gün kahvemin yanında iki tane bu minilerden yiyorum, bana yetiyor.
26 Mart 2013
Bir denge öyküsü
Şimdi arkadaşlar
bir denge masalı anlatacağım size, gelen giden armağanlar arasında. (Gelen
giden armağanlar diyorum, bilmiyorsunuz çoğunuz değil mi "Kutsal Ekonomi-Armağan Öyküleri"
grubunu? Bir sürü yüce gönüllü güzel insan bir araya gelmiş, armağanlar akıp
duruyor. Hatta bu öyküleri çemberler etrafında da paylaşıyoruz bazen. İşte ben
de bu öyküyü gruptaki arkadaşlarıma anlattım ilkin. Sonra dedim neden blog
komşularımla da paylaşmıyorum. Belki ihtiyacı olan vardır basit bir denge
masalına, sebeplenir o da hafiften.
Günlerden bir gün uzak diyarların birindeyim. O diyar ki, döneli daha bir kaç gün olmuş, daha kendime gelememiş, normal ritme girememişim. O diyar ki, henüz anılar taptaze, uzansam dokunacağım sanki o hayata. İşte o gün, trenle yarım saat uzaklıktaki kente gidip dönmek niyetiyle çıkmışım yola. Yolda bir şey yok, çıkılır, yapılacaklar yapılır, dönülür de işte o gün, sabahtan beri gelen kazıklamış giden kazıklamış. Kazıklandığımı biliyorum, gerçek fiyatları biliyorum çünkü ama gelin görün ki adamların dilini konuşamadığım için bir türlü derdimi anlatamıyorum. Hani didişsem oralıların ödediği parayı ödemeyi becereceğim belki ya bende de o derman yok. Aman efendim içimdeki kızgınlık suyu kaynadı da kaynadı, fokurdadı da fokurdadı o gün, ta ki akşam üzerine kadar. Hatta son kazıklama çabasıyla taştı bile. Sonra o sabah ayrıldığım yere döndüm. Bir adam var, gençten. Ona yerel peynir ve yerel ekmeklerle (bizim katmer gibi bir şey) sandviç yaptırıyorum, oralı arkadaşım Said'den öğrenmişim. Acıkmışım, birazını burada yiyeyim deyince dolaptan bir bardak çıkarıyor. Biliyorum o bardakları da içindekileri süt sanıp duruyorum günlerdir. Meğer yoğurtmuş. Hem de tatlı mı tatlı, leziz mi leziz bir yoğurt. Öyle bardaklara mayalıyorlarmış muhallebi gibi, kaşık veriyorlarmış yanında da, oturup yiyormuşsun ferah ferah. Elini kalbine koymuş, bu benden diyor. Armağan ediyor yani. Bendeki o kızgınlık var ya, her kaşıkta öylecene eriyip gidiyor, yumuşacık, tatlı yoğurt kalbimi yumuşatıyor. Sonra diyorum ki kendi kendime: Kızmaya ne gerek var ki biri alır biri verir, her zaman bir denge vardır yaşamda. Yaaa işte, bir bardak tatlı yoğurt kurtarıyor günü. Yoksa içim fokurdayıp duracak...
28 Şubat 2013
Balığa altlık
Geçenlerde Ayfer, "neden fotoğraf yüklemiyorsun," diye sorduğunda Facebook'tan bahsettiğini zannettim. "Facebook sayfasında fazla fotoğraf yayınlamak istemiyorum," dedim. Tamam kişisel şeylerin ağırlıklı olarak yüklendiği bir sistem (paylaşım sözcüğüne de kıl olmaya başladığımdan onun yerine başka bir sözcük arıyorum. Ne desem ki?) ama çoğu kişinin en özel, en kişisel fotoğraflarını dünyaya sunması beni şaşırtıyor. Niye şaşırdığıma da şaşırıyorum aslında. Hem üstelik bana ne ki? Çoğu zaman bir şey yazmadan önce bir durup düşünüyorum: "iyi de bundan kime ne?" Vazgeçiyorum yazmaktan. Böyle bir süreçteyim anlayacağınız. Meğer Ayfer blogdan bahsediyormuş. Dedim haklısın, bu ara ben de düşünüyorum yazmayı. Sonra bu sabah, Türkmen'in armağanı muhteşem kahvemi içtikten sonra ilham geldi (tam bir kahve snobu oldum, üstelik hem cahil hem cühela dedikleri snoblardan!) nicedir bekleyen bu fotoğrafı ve hikayesini anlatmaya karar verdim. Işıl (tatlı miniklerimin annesi) çok güzel bir somon yapar fırında. Bir süre sosta beklettiği somon dilimlerini fırınlar, hepimiz bayılırız. Geçenlerde nicedir somon almıyorum hadi bir alayım dedim, soslar pişiririm. Oysa ben somon sevmiyorum. Çok ağır buluyorum. Hele de buralarda taze somon bulmak iyice zor olunca pek sevilecek bir hali de olmuyor balığın. Tamari (aslında o da soya sosu ancak piyasadaki soya soslarından farklı olarak buğday kullanılmamış fermente soya fasulyesiyle yapılıyor), teriyaki sos, susam yağı, sarımsak, az bal ve taze zencefil ile sos hazırlayıp somon dilimini bir kaç saat bu sosta beklettim, yağlı kağıt üzerinde fırınladım. Balık taze olsaymış pek leziz olacakmış. Ama ben bugün balığı değil, altlığını anlatmak niyetiyle söze giriştim. Seviyorum balığı bir yatak üzerinde sunmayı. Evde de bir şey yok. Ne kullansam ne kullansam derken buzlukta bulunan haşlanmış kuru fasulye ve közlenmiş biberleri anımsadım. İkisinden de birer paket çıkardım. Az zeytinyağında bir ufak doğranmış soğan ve bir kaç diş sarımsağı soteledim, fasulye ve közlenmiş biberi ekleyip az pişirdim. Biraz tuz, biraz taze çekilmiş beyaz biber yetti. Blenderden geçirdiğimde balığa yataklık edecek pürem de hazırdı. İş tabaklara pay edip üzerlerine balık dilimlerini koymaya kaldı. Bir de süs olsun diye maydanoz. O kadar.
09 Şubat 2013
Ekmek kokusu
Şu dünyada sevdiğim pek çok koku var ama en sevdiklerimi sorsanız herhalde ekmek ve nergis kokusu derim. Tabii bebek kokusunu da eklemeliyim "en" listesine, hele de ailemize muhteşem bir bebeğin katıldığı şu aylarda. Gerçi Leylacık bizden binlerce kilometre uzakta yaşıyor ve o güzelim kokusunu duyamıyorum ama en azından ilk ayında hep yanındaydım, anılarla avunuyorum. Bir de son dönemde kahve kokusu eklendi sevdiğim kokulara. Kahvelerimin durduğu dolabı her açışımda burnuma gelen koku beni deyim yerindeyse çıldırtıyor, hemen bir kahve yapmamak için zor tutuyorum kendimi ama bugünün konusu ne kahve, ne nergis ne de bebek. Bugün ekmekten bahsetmek niyetindeyim, fotoğrafta gördüğünüz şu ye beni diyen ekmekten. Hikayesi şöyle: Günlerden bir gün arkadaşım Handan kahvaltıya davet etti, Yeşim ve Meltem'in de bulunduğu bu kahvaltıda bize kendi elleriyle hamurunu yoğurduğu mayasız tava ekmeklerinden yaptı, hani şu Hintlilerin "çapati" dediği ekmekten. Aman bir güzeldi ki. Evde ekmeğimizin kalmadığı bir gün annemden erken kalkmış olmanın kazandırdığı zamanla tam undan ufak bir hamur yoğurdum. İçine biraz süt, biraz tuz, biraz da kekikli sızma zeytinyağı kattığım hamurdan el kadar şekilsiz ekmekçikler açtım. Hamuru biraz yumuşak tutmuşum. Evdeki oklavayı da bulamayınca bir şişe yardımıyla açarken bolca un kullanmak zorunda kaldım. Tavayı iyice ısıtıp teker teker pişirdim, pişenleri soğumasınlar diye temiz bir mutfak bezi arasına sakladım. Toplam 5 tanesi bize yetti. Kalan hamuru unladığım bir kapta dolaba kaldırdım, ertesi gün yeniden taze ekmek pişirmek üzere. Bu sefer oklavayı bulduğumdan oklavayla açtım ya hamurun yumuşaklığı başımı epey ağrıttı. Demek ki neymiş, bu tür hamurlar sertçe tutulmalıymış. Bir sonraki tecrübeye hazırım. Ekmeklerin yamuk yumuk olması da beni rahatsız etmiyor doğrusu. Sonuçta önemli olan tadı değil mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







