Adı "Mutfakta Zen" olan bir blogda su aygırı fotoğrafı görmek garip değil mi? Bence öyle ama ne yapayım dayanamadım. Şu sevimliliğe bakar mısınız? Güney Afrika'da gördüğüm en sevimli hayvanlardan biriydi hipopotam, yani su aygırı. Onlar kısaca "hipo" diyorlardı geceleri sudan çıkıp kentte dolaşan su aygırlarına. Dediklerine göre çok tehlikeli bir hayvandı. "Size doğru geldiğini görürseniz hemen bir ağaca tırmanın" demişlerdi. Şaka mı bu diye düşünmüştük. Tam bu uyarının üzerine gerçekten şehrin ana caddesinde salına salına yürüyen kocaman bir hipo görünce ister istemez paniğe kapılmıştım. G. Afrikalı dostumuz Abrie telaşlanma, bir şey yapmaz dese de ikna olmamış, onu yolun karşı tarafına sürüklemiştim. Gülmüştü bu halime, gerçekten bir şey yapmaz demişti. "İyi de ne bileyim, ben her gün sokakta hipo görmüyorum ki" diye karşı çıkmıştım. Sessizce izledik. İstifini bozmadan, o koca bedeniyle salınarak yandaki sokağa dönmüş, yürüyüp gitmişti. Biz ise arkasından bakakalmıştık. St. Lucia'daydık, Güney Afrika'nın UNESCO kültür listesindeki sulak alanının kenarına kurulmuş kentte. Neredeyse her şey turistler içindi. Hava sıcak, güneş keskin, biz yorgun. Bir kısmımız (tamamı farklı ülkelerden küçük bir gruplaydım) günlerin yorgunluğunu yaşadıktan sonra sabah erken kalkıp geziye gitmeyi reddetmiş, ev konforundaki odalarımızda kalmış, sabah sakin birer kahvaltı yapmıştık. Ana cadde üzerindeki meyve satıcılarından olgun avokado ve domates, marketten de peynir, zeytin, salatalık ve tam tahıllı ekmek almıştım. Çayım da vardı. En sevdiğim "lady gray" çayım. Onu da bir güzel demlemiştim. Benden keyiflisi yoktu. İşte bu hipoları o akşamüzeri çıktığımız tekne gezisinde görmüştük. Öyle sevimliydiler ki. Su aygırları enteresan hayvanlar. Olur da onlar hakkında biraz daha fazla bilgi edinmek isterseniz buyrun buradan okuyun.
26 Mart 2012
Ben geldim
Adı "Mutfakta Zen" olan bir blogda su aygırı fotoğrafı görmek garip değil mi? Bence öyle ama ne yapayım dayanamadım. Şu sevimliliğe bakar mısınız? Güney Afrika'da gördüğüm en sevimli hayvanlardan biriydi hipopotam, yani su aygırı. Onlar kısaca "hipo" diyorlardı geceleri sudan çıkıp kentte dolaşan su aygırlarına. Dediklerine göre çok tehlikeli bir hayvandı. "Size doğru geldiğini görürseniz hemen bir ağaca tırmanın" demişlerdi. Şaka mı bu diye düşünmüştük. Tam bu uyarının üzerine gerçekten şehrin ana caddesinde salına salına yürüyen kocaman bir hipo görünce ister istemez paniğe kapılmıştım. G. Afrikalı dostumuz Abrie telaşlanma, bir şey yapmaz dese de ikna olmamış, onu yolun karşı tarafına sürüklemiştim. Gülmüştü bu halime, gerçekten bir şey yapmaz demişti. "İyi de ne bileyim, ben her gün sokakta hipo görmüyorum ki" diye karşı çıkmıştım. Sessizce izledik. İstifini bozmadan, o koca bedeniyle salınarak yandaki sokağa dönmüş, yürüyüp gitmişti. Biz ise arkasından bakakalmıştık. St. Lucia'daydık, Güney Afrika'nın UNESCO kültür listesindeki sulak alanının kenarına kurulmuş kentte. Neredeyse her şey turistler içindi. Hava sıcak, güneş keskin, biz yorgun. Bir kısmımız (tamamı farklı ülkelerden küçük bir gruplaydım) günlerin yorgunluğunu yaşadıktan sonra sabah erken kalkıp geziye gitmeyi reddetmiş, ev konforundaki odalarımızda kalmış, sabah sakin birer kahvaltı yapmıştık. Ana cadde üzerindeki meyve satıcılarından olgun avokado ve domates, marketten de peynir, zeytin, salatalık ve tam tahıllı ekmek almıştım. Çayım da vardı. En sevdiğim "lady gray" çayım. Onu da bir güzel demlemiştim. Benden keyiflisi yoktu. İşte bu hipoları o akşamüzeri çıktığımız tekne gezisinde görmüştük. Öyle sevimliydiler ki. Su aygırları enteresan hayvanlar. Olur da onlar hakkında biraz daha fazla bilgi edinmek isterseniz buyrun buradan okuyun.
27 Şubat 2012
Bir küçük veda
Yok sürekli değil, geçici bir veda. Döneceğim elbet. Yolculuğum bitince. Hoş bu yolculuklar hiç bitmez, biz bitti zannetsek de. Aslolan kendi içimizdeki seyahattir çünkü, içeriye yapılandır, dıştaki değil. Bakmayın büyük laflar ettiğime, aslında her zamanki yolculuklardan biri. Bir süre ses çıkaramayabilirim diye düşündüm ve bu hoş aromalı kekle sizi başbaşa bırakayım dedim. Yine "keeeek" anlarından birinde ortaya çıkan tarifsiz keklerden bu da. "Evde ne varsa" nevinden. İki köy yumurtası iyice çırpılır, içine az bal (yerine pekmez de olur tabii) portakal suyu, bir bardak bademin robotta çekilmiş hali, dolayısıyla daha az un (1 bardaktan biraz fazla), 1-2 çorba kaşığı kadar Laleli'nin mandalina aromalı zeytinyağından, bol portakal kabuğu rendesi, karbonat. Sanırım bir avuç da bitter damla çikolata eklemiştim. Neredeyse bir yıl olacak alındığı, hala bitiremedim. Hepsi karışıp hooop kalıba, sonra da ver elini fırın. Şu anda ondan yiyor olmak isterdim ya bu keki evvelki hafta yapmıştım. Çekimden henüz döndüğümüz için bu aralar kek yapacak fırsatım yok. Zaten iş de çok. Kafamın içi "onu da yapmalısın, bunu da yapmalısın"larla dolu olduğundan pek özenli bir yazı olamadı farkındayım. Hakkınızı helal edin.
15 Şubat 2012
Bir gün yani bugün
"Çakal nergisini bulmuşun" dedi hacı, elimdeki nergislerle yanından geçerken. "Buldum buldum" dedim "ne var ne yok topladım aldım." Bu sabah kahvaltıdan sonra pazara yürüdüm. Dağlar dimdik duruyordu. Tepeleri karlı. Akdeniz masmavi. Gökyüzü pırıl pırıl. Otlar iyice büyümüş. Ebegömeçler, sarı papatyalar, hardalotları. Yürümek iyi geldi. Pazarda olmak da tabii. Elmacı hacıdan elma, armut, ayva aldım. Bir kişi getirir pazara kök rezene. Ondan ayrıca alabaş (kohlrabi) ve pancar aldım. Bizim Mustafa'da enginar var (ah "sezonun ilk enginarı" yazısı da yazacaktım ya vaktim olmadı) bir limon verdim, dedim aman ha sokmayasın o limon tuzlu suya. Biliyorum abla dedi. Ondan göleviz de aldım. Yarın yemekte ağırlayacağım Belçikalı arkadaşım Marie için fırınlayacağım (pancarları da). Dün eve gelirken çıtırdatılmış yufkalardan almıştım. Alırken "biraz fırında ısıt bak çıtır çıtır olur" dediydi bizim güleryüzlü yufkacı. Yine dün Torunoğlu Gıda'dan aldığım Denizli'nin yanıksı süzme yoğurdundan sos yapmak vardı zihnimde. Bu akşamki Eminönü bölümünde izleyeceğiniz sevgili Bilge'ye hemen anlatmam gerek çünkü onların hazırladığı muhteşem bir baharat karışımından koydum yoğurda. Offf... İkisi de tütsülü. Yufkalar çıtır çıtır. Öğle oldu. Sütüm kaynıyor ocakta. Bu gece dinlensin, yoğurdumu yarın mayalarım diyorum. Gerçi bugün ekmeğimi de mayalamam gerek ya belki öğleden sonra. Önce iş. Yoğun bir dönem dostlar. Bir süre ihmal edeceğim herhalde blogu. Belki arada ceee derim. Diyebilirim umarım.
26 Ocak 2012
Hadi gelin bugün uzaklara gidelim
21 Haziran 2007 Perşembe günü çekmişim bu fotoğrafı. Sao Paolo'daki (yani Brezilya'da) 3 ya da 4. günüm. Üzerinden neredeyse beş sene geçmiş, şaka gibi. Pazarları seviyorum ya, orada da pazarı bulmuşum, girip içinde kaybolmaz mıyım. Kayboldum elbet. Meyveyi zaten çok ama çok severim, orada benim için yeni bir sürü meyve var. Yıldız meyvesi de onlardan biri. Daha önce tatmışım ama ortamının dışında. Kendi ortamında, yetiştiği bir ülkede yemediğim için gerçek tadını da bilmem mümkün değil. Brezilya'da "carambola" diyorlardı yanlış hatırlamıyorsam. Şekli nedeniyle İngilizce'deki adı ise "star fruit". Tadı? Öyle ahım şahım değil ama şekli o kadar güzel ki dilimleyip yemek istiyorsunuz. Zaten pazarda da size bir dilim ikram eden bir satıcı bulunuyor mutlaka. Aslında Filipinler, Endonezya, Sri Lanka, Hindistan civarlarına has, şurada okuyabilirsiniz. Ancak sonraları Orta ve Güney Amerika'daki yarı tropik iklimlerde de yetiştirmeye başlamışlar. O gün orada ve Brezilya'da geçirdiğim sonraki günlerde bulduğum bütün meyveleri ve meyveli yiyecekleri tatmıştım. Güzel günlerdi. Sabah sabah neden aklıma geldi bilmem diyecektim ki dün Home TV'de izlediğim bir yemek programında şefin yaptığı meyve salatasına yıldız meyvesi koyduğunu anımsadım. Eh onun üzerine bu görüntü çıkınca karşıma, sizi yanımda sürükleyip uzaklara yelken açmak kaçınılmaz oldu. Dilerim bu ufak kaçamağımız hoşunuza gitmiştir. Sağlıcakla.
18 Ocak 2012
Evde yoğurt yapımı
Benden ses çıkmıyorsa bilin ki yollardayım. Oralardan yazmak zor oluyor. Gündüz zaten çok yoğun çalışıyoruz. Akşam olunca da bir otel odasında oturup blog yazmak anlamsız mı geliyor ne? Neyse ki şu anda odamda, mis kokulu nergislerimle başbaşayım da yolculukta ihmal ettiğim dostlarıma yazabiliyorum. Hem zaten bu sabah erkenden çıkıp (kahvaltı dahi etmeden) pazara gitmişim, bir sürü güzel şey almışım, üstüne üstlük yoğurdumu mayalayıp kalan sütle bir kase de sürmelik peynir yapmışım. Salata malzemelerim yıkanıyor, pancarlar haşlanıyor, salataya koyacağım yabani pirincim pişmiş, soğumakta... Hep evde yoğurt yapmanın erdemlerinden bahsedeyim istiyorum ama her seferinde unutuyorum. Ya da önemsiz mi buluyorum ne? Oysa ev yoğurdu gibisi yok. Hele de hazır yoğurtların hepten bozulduğu, yoğurttan başka her şeye benzediği bir dönemde. Adam gibi gerçek süt bulabiliyorsanız benim gibi porsiyonluk kaplarda (fotoğraftakileri çok seviyorum, mor kapaklı yoğurt kaplarım benim) mayalayın yoğurdunuzu. Ben sütü kaynatır kaynatmaz kaplara pay ediyor, parmağımın ucunu sokup yanmadığımda (ama sütün ısısı hissedilmeli) ılık sütle seyrelttiğim yoğurdu pay ediyor, güzelce karıştırıp kapaklarını kapatıyor ve uyumaya bırakıyorum. Üzerine battaniye örtüyorum tabii. Süt sıcakken kaba konduğunda kolay kolay soğumuyor. Mayalanma süresi sonunda (7 saat bekletiyorum) kaplar hala ılık oluyor. Sonra kapaklarını açıp biraz oda sıcaklığında bekletiyor, kapatıp dolaba diziyorum. Her gün bir kase. Ohhhh var mı evde olmak gibisi! (Bu hafta Adana bölümümüz yayınlanıyor, hatırlatayım. Çarşamba 20:00'de, tekrarı pazar 19:15'te, Kanal 24'te.)
09 Ocak 2012
Kadıköy'den bir lezzet mabedi
Geçtiğimiz haftalarda çekimler için İstanbul'daydım. Görmek istediğim çok dostum vardı ancak çok azıyla buluşma şansı bulabildim. Yine de sevdiğim bazı lezzet mabedlerini ziyaret ettim, sahipleri dostlarımsa hasret giderdim, değilse tanıştım, yiyeceklerini tattım. İstanbul'da çektiğimiz iki bölüm yayınlandı zaten, belki bir kısmınız izlemişsinizdir. Birincisi yılbaşından önce (tekrarı 1 Ocak günü idi) yayınlanan Beyoğlu bölümü, ikincisi ise Sarıyer bölümü idi. Bu hafta (çarşamba 20:00'de) Kadıköy'de çektiğimiz bölüm yayınlanacak. İşte bu fotoğrafta gördüğünüz perde pilavı da ekranda izleyeceğiniz lezzetlerden biri. Perde pilavının hikayesini bilmiyorsanız dinleyin. Benim çok etkileyici bulduğum yemek öykülerinden biridir perde pilavı. İstanbul'da yaşayıp da Çiya'da yemek yememiş olan okurum var mıdır bilmiyorum. İstanbul'da yaşamıyorsanız dahi Çiya'nın lezzetleriyle tanışmışsınızdır. Şimdi burada ne desem az biliyorum. Zeynep ve Musa Dağdeviren, Türkiye'de yemek anlayışını değiştiren insanlardan. Bu yüzden kendilerine saygım büyük. İşte biz de bu haftaki bölümü çekmek için Çiya'nın yanı sıra daha nice özel mekanı gezdik Kadıköy'de. Bu mekanlardan biri de Baylan Pastanesi. Yine İstanbullu olup Baylan'ın lezzetlerini bilmeyen yoktur. Çoğu insan Baylan denildiğinde "kup griye"yi anımsar ancak benim en sevdiğim tatlı bambaşkadır. Bunu da Harry bey ile yaptığımız söyleşide göreceksiniz. Yolunuz düşerse mutlaka tatmanızı istediğim bir lezzet bu. Daha pek çok şey var bu haftaki bölümde. Dilerim sizler de izlersiniz. Kadıköy bölümü yayınlanırken ben Türkiye'nin bambaşka bir yöresinde olacağım. Hepinize güzel bir hafta diliyor, işimin başına dönüyorum. Bugün iş çok. Yarın ise yolculuk var.
03 Ocak 2012
Günün güzelliği
Çarşamba notu: Aşağıda gördüğünüz fotoğrafı dün çekmedim, not etmeyi unutmuşum. Bu muhteşem kabakları ve diğer olağanüstü güzellikteki sebzeleri bu akşam Sarıyer'de çektiğimiz bölümde izleyebilirsiniz. Artık Tak Sepeti Koluna için yayın bilgilerini sağ tarafa koyuyorum, oradan takip edebilirsiniz. Veya yine yanda linki olan Facebook sayfamızı beğenirseniz gelişmelerden düzenli olarak haberdar olabilirsiniz. Teşekkürler!
Sabah yatakta bugün günlerden ne diye düşündüm. Perşembe? Değil. Çarşamba? Değil. Salı? Eveeet. Bugün pazara gideceğim ben. Hemen öncesinde offff... duygusu varken üzerimde, pazara gidiyor olmak birden neşelendirdi, hafifletti. Üstelik bir de Tevfik ustaya gidecektim, börek yemeye. Önce bir güzel böreğimi yedim (kahvaltım oldu yani), sonra pazarın cümbüşüne daldım. Dönerken hesap yaptım, pazarda tamı tamına 50 tl harcamışım. Önce çok gibi geldi. Sonra aldıklarımı düşündüm. Yok canım, çok değil. İlk satın aldığım şey üç demet nergis idi. Hemen ilerisinde yaşlı mı yaşlı bir teyze katmerlisini satıyor ama bir demet kalmış. Onu da aldım. Her zamanki elmacımdan elma ve Ankara armudu, onun yanındaki satıcıdan yerelması ve mandalina, biraz ilerdeki otçumdan turpotu, marul, su teresi. Biraz daha ilerledim, alıştığım satıcıların yanına gideyim diye. Pazarda gözleme de yapan hanımdan 5 köy yumurtası ile 2.5 litre süt, bakliyatçı amcadan yarımşar kilo yeşil mercimek ve buğday ("dirgitlik mi kızım?" diye sordu, evet dedim. Yani tam buğday), son gidişimde keşfettiğim muzcudan bahçe muzu (1.2 kg kadar), annemle paylaşırız diye 1.5 kilo körpecik pırasa, karşısındaki satıcıdan iki demet pazı, annem kahvaltıda seviyor diye etli kırmızı biber, kışın tek yediğim sera ürünü kiraz domates, çorbalık diye bir dilim balkabağı. Başka? Bir başka satıcıdan maydanoz, taze soğan, roka ve tere. Bir de yarım kilo tuzsuz kabak çekirdeği. Galiba hepsi bu kadar. Pazardan gelip önce sütü kaynattım. Yoğurdumu mayalayıp kalanıyla sütlaç pişirdim (içine vanilya çekirdekleri ve şeker yerine bal koyarak), turpotlarını yıkayıp haşladım, biraz mercimek ayıklayıp önceden aldığım ıspanak köküyle pişirdim. Maraş'tan getirdiğim sumak ekşisinden ekledim ki hafif ekşi olsun. Salata malzemelerini yıkadım. Saat oldu 2, ben daha yeni oturdum. Biraz nefesleneyim, yemeğimi yiyeyim. Gözlerinizi de daha fazla yormayıp sizi gününüzle başbaşa bırakayım, bugün çok güzel bir armağan almanızı dileyerek. Mutlu günler!
Sabah yatakta bugün günlerden ne diye düşündüm. Perşembe? Değil. Çarşamba? Değil. Salı? Eveeet. Bugün pazara gideceğim ben. Hemen öncesinde offff... duygusu varken üzerimde, pazara gidiyor olmak birden neşelendirdi, hafifletti. Üstelik bir de Tevfik ustaya gidecektim, börek yemeye. Önce bir güzel böreğimi yedim (kahvaltım oldu yani), sonra pazarın cümbüşüne daldım. Dönerken hesap yaptım, pazarda tamı tamına 50 tl harcamışım. Önce çok gibi geldi. Sonra aldıklarımı düşündüm. Yok canım, çok değil. İlk satın aldığım şey üç demet nergis idi. Hemen ilerisinde yaşlı mı yaşlı bir teyze katmerlisini satıyor ama bir demet kalmış. Onu da aldım. Her zamanki elmacımdan elma ve Ankara armudu, onun yanındaki satıcıdan yerelması ve mandalina, biraz ilerdeki otçumdan turpotu, marul, su teresi. Biraz daha ilerledim, alıştığım satıcıların yanına gideyim diye. Pazarda gözleme de yapan hanımdan 5 köy yumurtası ile 2.5 litre süt, bakliyatçı amcadan yarımşar kilo yeşil mercimek ve buğday ("dirgitlik mi kızım?" diye sordu, evet dedim. Yani tam buğday), son gidişimde keşfettiğim muzcudan bahçe muzu (1.2 kg kadar), annemle paylaşırız diye 1.5 kilo körpecik pırasa, karşısındaki satıcıdan iki demet pazı, annem kahvaltıda seviyor diye etli kırmızı biber, kışın tek yediğim sera ürünü kiraz domates, çorbalık diye bir dilim balkabağı. Başka? Bir başka satıcıdan maydanoz, taze soğan, roka ve tere. Bir de yarım kilo tuzsuz kabak çekirdeği. Galiba hepsi bu kadar. Pazardan gelip önce sütü kaynattım. Yoğurdumu mayalayıp kalanıyla sütlaç pişirdim (içine vanilya çekirdekleri ve şeker yerine bal koyarak), turpotlarını yıkayıp haşladım, biraz mercimek ayıklayıp önceden aldığım ıspanak köküyle pişirdim. Maraş'tan getirdiğim sumak ekşisinden ekledim ki hafif ekşi olsun. Salata malzemelerini yıkadım. Saat oldu 2, ben daha yeni oturdum. Biraz nefesleneyim, yemeğimi yiyeyim. Gözlerinizi de daha fazla yormayıp sizi gününüzle başbaşa bırakayım, bugün çok güzel bir armağan almanızı dileyerek. Mutlu günler!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
