Bu sabah gözleri normalde pırıl pırıl, cıvıl cıvıl bakan bir genç kadın bana "öfff bugün işe gitmeyi hiç istemiyorum," dedi. Akşamı iple çekiyormuş. "Sana çok hak veriyorum," dedim. Ben de geçtim aynı dönemlerden. Ayaklarımın geri geri gittiği, ofis dışında olmak için her fırsatı değerlendirdiğim, işe gitmekten nefret ettiğim bir dönemi hatırladım. (Şimdi çok şanslısın diyenler olacaktır, bu bir şans değil arkadaşlar, emek vererek yaratıyorsunuz herşeyi. Karar vermek, aradaki zor dönemlere katlanmak, güçlü ve sağlam olmak zorundasınız, yapmak istediğiniz şeyi becerene kadar.) Böyle zamanlarda insan mirasyedi olmak istiyor. Keşke çalışmak zorunda olmasa, keşke para kazanmak için çırpınıp durmasa, keşke yarını düşünmeden yaşayabilse, keşke, keşke, keşke. Ama bu şans herkese verilmiyor (hoş bazen mirasyedi olmanın şanstan çok şanssızlık olduğunu düşünürüm. Öyle insanların çoğunun hayatta belli bir amacı olmaz, dalgalı bir denizdeymişcesine sallanır dururlar.) Yine de bazen hayaller kurmadan edemiyor insan. Ona şöyle dedim: "Dilerim tez zamanda gerçekten en sevdiğin şey neyse hayatta, onu yaparak yaşayabileceğin bir fırsat çıkar karşına, ya da sen yaratacaksın o fırsatı." Öğle yemeğini çantasına koydu, ona verdiğim dut kurularıyla pikan cevizlerini de ve söylenerek ofisine doğru yola koyuldu. Giderken, "haftasonunu iple çekiyorum," dedi. Şunun şurasında iki iş günü kaldı ama belki biraz renge ihtiyacınız vardır diye düşündüm ve bu çok renkli fotoğrafı paylaşmak istedim. Ofislerinde olmak istemeyen tüm dostlara atfolunur...
13 Mayıs 2010
Renk gelsin diye
Bu sabah gözleri normalde pırıl pırıl, cıvıl cıvıl bakan bir genç kadın bana "öfff bugün işe gitmeyi hiç istemiyorum," dedi. Akşamı iple çekiyormuş. "Sana çok hak veriyorum," dedim. Ben de geçtim aynı dönemlerden. Ayaklarımın geri geri gittiği, ofis dışında olmak için her fırsatı değerlendirdiğim, işe gitmekten nefret ettiğim bir dönemi hatırladım. (Şimdi çok şanslısın diyenler olacaktır, bu bir şans değil arkadaşlar, emek vererek yaratıyorsunuz herşeyi. Karar vermek, aradaki zor dönemlere katlanmak, güçlü ve sağlam olmak zorundasınız, yapmak istediğiniz şeyi becerene kadar.) Böyle zamanlarda insan mirasyedi olmak istiyor. Keşke çalışmak zorunda olmasa, keşke para kazanmak için çırpınıp durmasa, keşke yarını düşünmeden yaşayabilse, keşke, keşke, keşke. Ama bu şans herkese verilmiyor (hoş bazen mirasyedi olmanın şanstan çok şanssızlık olduğunu düşünürüm. Öyle insanların çoğunun hayatta belli bir amacı olmaz, dalgalı bir denizdeymişcesine sallanır dururlar.) Yine de bazen hayaller kurmadan edemiyor insan. Ona şöyle dedim: "Dilerim tez zamanda gerçekten en sevdiğin şey neyse hayatta, onu yaparak yaşayabileceğin bir fırsat çıkar karşına, ya da sen yaratacaksın o fırsatı." Öğle yemeğini çantasına koydu, ona verdiğim dut kurularıyla pikan cevizlerini de ve söylenerek ofisine doğru yola koyuldu. Giderken, "haftasonunu iple çekiyorum," dedi. Şunun şurasında iki iş günü kaldı ama belki biraz renge ihtiyacınız vardır diye düşündüm ve bu çok renkli fotoğrafı paylaşmak istedim. Ofislerinde olmak istemeyen tüm dostlara atfolunur...
06 Mayıs 2010
Dut mevsimi ve iki duyuru
Antalya'da dut mevsiminin açıldığını duyururum. Bu dutlar pazarın kıymetlisiydi dün (bu fotoğraftakiler eski ya aynı cinsti aldıklarım). Pazara giderken tek düşündüğüm şey duttu. Girer girmez de ilk karşıma çıkan avokado ile birlikte dut oldu (haliyle). Pek bir sevindim ama ilk gördüğümü almadım. Ufak bir kapta 2 liraya satılıyordu. Dişimin kovuğuna bile gitmez. Yürüdüm, başka dutlar gördüm ama ondan önce nefis yeni dünyalar görüp aldım. Pek bir sevindirik oluyorum ben güzel meyve görünce. Aynı bölgede yürürken 3 kg'lik yoğurt kabı içinde 5 liraya satıldığını gördüğüm duttan almamazlık edemezdim. Şimdi "ye ye bitmez" dutlarımla haşır neşir olmaktayım.*
İlk duyurum şu: Sevgili dost Arslan Sayman'ın yeni çocuk kitabı Engin Mavi (diğer adıyla "Özgürlüğüne Düşkün Minik Bir Kayığın Açık Denizdeki Serüvenleri") kitapçı raflarını fethetmeye başladı. Tabii gönülleri de. İlk fethettiği gönüllerden biri benimki. İstanbul'da, Kalamış Koyu'na dökülen sığ bir derenin ağzında yaşarken açık denizlere çıkmak isteyen bu özgürlük meraklısı mavi kayığın öyküsünü sevmeyecek çocuk var mıdır bilmiyorum. Ben çocuk yanımla da, yetişkin yanımla da sevdim!
*
İkinci duyurum İzmirlilere. 9. Organik Ürünler ve Çevre Fuarı bugün başladı. 9 Mayıs 2010 akşamına kadar sürecek olan fuarda pek çok dost var. Kybele ve muhteşem lezzetleri Hol 2, Stand 2100'de. Kuşadası'ndaki arazilerinde organik sertifikalı sebze, meyve yetiştiren, bunları inanılmaz yaratıcı lezzetlere dönüştüren Gürsel Tonbul'un markası Yerlim hem stand, hem de kafe kurmuş. Bir de 2092 nolu standda Dutlar Ekoköyü ekibi varmış, biraz önce haber aldım. Fuarla ilgili her türlü bilgiye şu adresten ulaşabilirsiniz. Lütfen giderseniz benim için de gezin, dostlarıma selam edin:
http://www.ekolojifuari.com/
03 Mayıs 2010
Bu sabah kahvaltıda
Bizim minik prenses cumartesi günleri mahallelerindeki koca parkta futbol kursuna gidiyor. Başta pek istekliydi ya bu aralar biraz zoraki gidiyormuş. Onu konuşuyorduk sabah kahvaltıda. Sonra bizim çocukluğumuza geçiverdik. "Sen," dedi annem, "hiç yerinde durmazdın. Mahallenin muhtarı gibiydin. Maya kadarken mahallede herkes seni tanırdı. Yolda yürürken tanımadığım insanlar seninle konuşurdu. Ne zaman tanışırdın, arkadaş olurdun hepsiyle bilmem ki. Gözümüzü ayıramazdık üzerinden, anında kaybolurdun bir yerlere. Otobüs bekleriz durakta, ben gelen otobüslerin numaralarına bakarken sen yok olursun. Bir bakarım otobüsün direğine tırmanmışsın. Ah ne uğraştırırdın beni!" Sonra bir lokma aldı ekmeğinden, bir yudum da çayından. "İnsan çocukken neyse büyüyünce de öyle oluyor, baksana çocukluğundaki gibi alıp başını gitmelere bayılıyorsun." Kahvaltı masamızda kızarmış simit dilimlerinin üzerinde gördüğünüz kuru domates sosundan da vardı. Simit yoktu bu sefer, annem belediyenin ekmek fabrikasında yapılan kepekli ekmeğini, bense kendi ellerimle yoğurduğum tam unlu, ayçiçeği ve kişnişli ekmeğimi yiyordum. (Annem nedense benim ekmeğimi sadece fırından yeni çıktığında seviyor, kenarlarından istiyor, sonra bir daha yemiyor.) Geçen yaz bolca kuruttuğum ve kışın ne hikmetse kullanmayı unuttuğumuz kurutulmuş domateslerin bir kısmını sıcak suda bekletip sıkmadan mutfak robotuna koydum. Üzerine biraz kavrulmuş çam fıstığı, tuz, sızma zeytinyağı, sarımsak. Güzel bir püre haline gelene kadar çekip dolaba kaldırdım. Pek nefis bir şey oluyor, tavsiye ederim.
30 Nisan 2010
Güzel bir aktivite
İstanbullulara güzel bir pazar aktivitesi duyurmak istiyorum. Sevgili arkadaşım Ayfer Yavi ve çok sevgili dostlarımızla tanışmak ve nefis yiyecekler tatmak isterseniz tam size göre. Bu hafta gidemezseniz üzülmeyin, bu pazar iki hafta daha devam edecek. Bilgileri Ayfer'den geldiği şekilde iletiyorum:
02 Mayıs Pazar saat 10:00-20:00 arası Bir Nokta’da sanat, tasarım pazarı kurulacak,
Galatasaray'da Saint Antuan'a bakan 500 m2 lik açık terasta Yağmur Böreği olarak bir stand açacağız. Lütfen teras için tıklayın: http://www.bir-nokta.com/
(Pazar Mayıs sonunda Bebek Günleri Etkinliği çerçevesinde Bebek Parkında da yer alacak!)
- Tasarımcımız Gabrielle Haag özel sunum tasarımlarımızı hazırladı.
- Sunulacak yiyecekler: Süpriz sağlıklı ve mevsiminde sebze kullanılarak yapılan yiyecekler
- Stand: Dizayn edilen geri dönüşümlü kartvizit ile tohumlar dağıtılacak. İmece Ekolojik de özel ürünlerle bizimle olacak.
Sizleri de bu etkinliğe katılımcı olarak bekliyoruz.
02 Mayıs Pazar saat 10:00-20:00 arası Bir Nokta’da sanat, tasarım pazarı kurulacak,
Galatasaray'da Saint Antuan'a bakan 500 m2 lik açık terasta Yağmur Böreği olarak bir stand açacağız. Lütfen teras için tıklayın: http://www.bir-nokta.com/
(Pazar Mayıs sonunda Bebek Günleri Etkinliği çerçevesinde Bebek Parkında da yer alacak!)
- Tasarımcımız Gabrielle Haag özel sunum tasarımlarımızı hazırladı.
- Sunulacak yiyecekler: Süpriz sağlıklı ve mevsiminde sebze kullanılarak yapılan yiyecekler
- Stand: Dizayn edilen geri dönüşümlü kartvizit ile tohumlar dağıtılacak. İmece Ekolojik de özel ürünlerle bizimle olacak.
Sizleri de bu etkinliğe katılımcı olarak bekliyoruz.
27 Nisan 2010
Hayatı yaşanılır kılan mucizeler
Son dört yıl, belki de yetişkinlik hayatımın en zor dönemini yaşadım. Burası yeri değil diye düşündüğümden duygularımı kendime sakladım çoğu zaman. Sadece en yakınımda olanlar bildi. Güzel bir şeyler olmasaydı hayatımda, delirebilirdim. Öyle canımı acıtan şeyler yaşadım. Haksız bulduğum, acımasız bulduğum, adaletten uzak bulduğum şeyler. Herşey insan içinmiş, bunu öğrendim. Ha tabii bir de kimseye güvenmemek gerektiğini, bazı insanların sevgini ve saygını hak etmediklerini. İnsan keşke herkese güvenebilse. Keşke öyle bir dünyada yaşasak ama olmuyor işte. "Babana bile güvenme" demeleri boşuna değil. (Keşke babam hayatta olaydı. Çok isterdim ona sırtımı yaslayabilmeyi, yanımda olduğunu bilmeyi. Ama o çoook zaman önce terketti bu dünyayı. Belki benzer nedenlerle gitti, bilemiyorum ki.) Ancak dört yıl önce hayatımıza öyle bir güneş doğdu ki, delirmediysem nedeni odur. Bir sabah, günlerden 23 Nisan'dı, erkence çalan telefona sıçrayarak uyanmıştım. Telefonun öteki ucunda heyecanlı bir baba vardı, "abla, bebek geldi" dedi. O bebek, işte o minicik şey hayatımızın en büyük mutluluğunu tattırdı bize. Dört yıl geçti üzerinden ve o tatlı bebecik büyüdü, çok özel bir çocuk oldu. Sevgi dolu, akıllı, mantıklı, anlayışlı. Bazen inatçı, bazen huysuz ama öyle olmayan çocuk var mıdır? Maya bize yaşamı armağan etti. Adı gibi bir şey ve hayatımın en güzel mucizesi. Bu yıl doğumgününde yanında olmayı çok isterdim miniğimin. Uzaktan şahit olabildik. Bir kek pişirdim, ona ikram edemediysek de (zaten beğenmezdi, "kopaçalı" değil çünkü, kopaça Maya dilinde çikolata). Üzerine mumlar koyduk, yaktık ve iyi ki doğdun Maya dedik. İyi ki girdin hayatımıza. Bu kek basit ama ilginç bir kek. Bilmem kaynar su koyduğunuz bir kek tarifiniz var mı? Mevsimlerle Gelen Lezzetler adlı kitabımda yer verdiğim kek için iki yumurtayı çırpıp içine dörtte üç bardak pekmez, 2 çorba kaşığı zeytinyağı (orjinalinde daha çoktu ancak azalttım), 1 tatlı kaşığı tarçın ve 1 çay kaşığı toz zencefil (tazesi varsa elimde büyücek bir parçayı soyup rendeliyorum) koyuyor, güzelce çırpıyorum. 1 çay kaşığı karbonat eklenmiş 1.5 bardak una ihtiyacımız var. Biraz katıca olacak, zorlayacak ama güzelce çırpın. Sonra yavaş yavaş dörtte üç bardak kaynar suyu ekleyeceğiz, hızla karıştırarak. 180 derecede ısıtılmış fırında 40 dk kadar pişecek. İyi ki doğdun biriciğim, hayatımıza sevinç kattın!
22 Nisan 2010
Çin sarımsağı güvenli mi?
Önceki yazıya yorum yazan dostların çoğu Çin'den sarımsak ithal edildiğini, şu anda piyasada olan sarımsakların Çin sarımsağı olduğunu bilmediğini, dahası bu duruma çok şaşırdığını söyleyince ben de "Ulu Google"a sordum, "Google Google söyle bana, Çin sarımsağıyla ilgili ne biliyorsun?" O da bana şunları verdi:
http://www.tarimmerkezi.com/haber_detay.php?hid=12485
http://www.stargazete.com/ekonomi/yerli-cikti-ithal-sarimsak-ucuzladi-118454.htm
http://haber.mynet.com/detay/finans/cinin-gida-istilasi-sarimsakla-basladi/105756
Biraz daha bilgi istedim. Türkçe kaynaklardan İngilizce olanlara geçtim ve şunu sordum: "Is Chinese garlic safe?" (Çin sarımsağı güvenli mi?) İlk verdiği bilgilerden biri Çin'in dünya sarımsağının %75'ini ürettiği idi. Yani sadece Türkiye'ye değil, dünyanın pek çok ülkesine de (başta ABD olmak üzere) ihraç ediyorlar sarımsaklarını. Yani sadece Türk çiftçilerini değil, Amerikalı çiftçileri de kızdırıyor, yerel üretimi etkiliyorlar.
İngilizce bilenler şunu ve konuyla ilgili pek çok yazıyı okuyabilirler:
http://www.laobserved.com/biz/2008/02/how_safe_is_chinese.php
Geçmiş yıllarda Çin'den ve diğer başka ülkelerden gelen sarımsakların güvenlik duvarına takıldığı yazılı makalede ama Georgia Üniversitesi Gıda Güvenliği Bölümü başkanı Marion Nestle'ye göre "sarımsak üretiminde pestisitler kullanılsa bile bu kabukta kalır, içe geçmez. Geçse bile yıkadığınızda kurtulursunuz bu arkadaşlardan. Yıkamayla kurtulamasanız bile şöyle bir kaynar suya atıp çıkarmanız yeter. Sarımsağın pestisitlere karşı kendi savunma mekanizması vardır."
Ama burada da Çin'de tarım ürünlerinde yüksek oranda pestisit kullanılıyor deniliyor:
http://cookingresources.suite101.com/article.cfm/how_safe_is_your_food
Daha çok yazı var ama gözlerim yoruldu, araştırmanın kalanını merak eden herkese bırakıyorum. Bir şeyler bulursanız (veya biliyorsanız) siz de bizimle paylaşır mısınız?
SONUÇ: Sizi bilmem ama ben YERLİ SARIMSAKTAN BAŞKASINI KULLANMAAAAAM!
http://www.tarimmerkezi.com/haber_detay.php?hid=12485
http://www.stargazete.com/ekonomi/yerli-cikti-ithal-sarimsak-ucuzladi-118454.htm
http://haber.mynet.com/detay/finans/cinin-gida-istilasi-sarimsakla-basladi/105756
Biraz daha bilgi istedim. Türkçe kaynaklardan İngilizce olanlara geçtim ve şunu sordum: "Is Chinese garlic safe?" (Çin sarımsağı güvenli mi?) İlk verdiği bilgilerden biri Çin'in dünya sarımsağının %75'ini ürettiği idi. Yani sadece Türkiye'ye değil, dünyanın pek çok ülkesine de (başta ABD olmak üzere) ihraç ediyorlar sarımsaklarını. Yani sadece Türk çiftçilerini değil, Amerikalı çiftçileri de kızdırıyor, yerel üretimi etkiliyorlar.
İngilizce bilenler şunu ve konuyla ilgili pek çok yazıyı okuyabilirler:
http://www.laobserved.com/biz/2008/02/how_safe_is_chinese.php
Geçmiş yıllarda Çin'den ve diğer başka ülkelerden gelen sarımsakların güvenlik duvarına takıldığı yazılı makalede ama Georgia Üniversitesi Gıda Güvenliği Bölümü başkanı Marion Nestle'ye göre "sarımsak üretiminde pestisitler kullanılsa bile bu kabukta kalır, içe geçmez. Geçse bile yıkadığınızda kurtulursunuz bu arkadaşlardan. Yıkamayla kurtulamasanız bile şöyle bir kaynar suya atıp çıkarmanız yeter. Sarımsağın pestisitlere karşı kendi savunma mekanizması vardır."
Ama burada da Çin'de tarım ürünlerinde yüksek oranda pestisit kullanılıyor deniliyor:
http://cookingresources.suite101.com/article.cfm/how_safe_is_your_food
Daha çok yazı var ama gözlerim yoruldu, araştırmanın kalanını merak eden herkese bırakıyorum. Bir şeyler bulursanız (veya biliyorsanız) siz de bizimle paylaşır mısınız?
SONUÇ: Sizi bilmem ama ben YERLİ SARIMSAKTAN BAŞKASINI KULLANMAAAAAM!
21 Nisan 2010
Sarımsak krizi
Bir haber: Sevgili dost, biricik Mine de sonunda blogcular dünyasına katıldı. O aslında tam bir doğasever. Mineflora'da inanılmaz güzel çiçekler, fideler yetiştiriyor. Ama aynı zamanda bir sabuncu Mine. Çok özel sabunlar yapıyor, sabun yapım kursları düzenliyor. Hoşgeldin Mine'ciğim, hoşgeldin Sabunlarım!
*
Malum bugün çarşamba. En sevdiğim günlerden biri. Pazarımız kuruluyor çünkü bugün. Eskiden, sokağımızdayken ne mutluyduk. Heyhat, taşıdılar uzaklara. Hiç değilse yürüyüş oluyor deyip sabah erkenden düşüyorum yollara. Baharın tüm güzellikleri var pazarda. Önce tatlı sütçüm Gülcehan'a uğramak lazım. Bana 5 tane enginar ayıklayacak, sütümü, yumurtamı, deniz börülcemi de ondan aldım. Hacıdan yeşillikler, iç bezelye ve yeni dünya (ne severim!) Hacı'nın köylüsü teyzemden taze iç bakla, bir yanındaki iki dişi eksik gülenyüzlüden çilekler (koklamadan almam, güzel kokuyordu, tadı da güzeldi), onun yanındakinden de yemin billah garanti vererk sattığı "tarla salatalığı". Öyle gibi gerçekten. Tarla tarla kokuyor. Serada yetiştirilen cinsten değil üstelik. Başka? Portakal bitmek üzere, bolca portakal, Burdurlu teyzeden iç badem, Elmalılı Hacı'dan elma, bir başkasından taze patates (evet çıktı, miniminnacık ve çok leziz), Gazipaşa muzu, anneme bir ufak lahana, en ufaklarından seçip aldığım (ne yapayım çok pahalı bu ara, bunun bile kilosu 2 lira) henüz kuruya dönmemiş soğanlar. Çantam doldu iyice ya bir dakika sarımsak almadım. O da ne, her yerde Çin'den ithal edilen o koca sarımsaklardan. Hadi tavaf et pazarı yeni baştan. İyi de tazesi çıkmadı mı bunun? Çıktı abla ama halde 3 liraydı demeti. Hayallah sarımsaksız olur mu ne yapacağım şimdi ben? Ne yapalım bu hafta her yemeğe bol soğan doğrar, sarımsaksız yaparız. Dönüşte servis otobüsüne bineyim, yüküm çok. Aaa Tülin hanımın elindeki taze sarımsak değil mi? Nereden aldınız derken gördüm sarımsakçıyı. İmdadıma yetişti ufaklık. Artık gönül rahatlığıyla dönebilirim eve, sütümü kaynatıp kahvaltımı etmeye.
*
Malum bugün çarşamba. En sevdiğim günlerden biri. Pazarımız kuruluyor çünkü bugün. Eskiden, sokağımızdayken ne mutluyduk. Heyhat, taşıdılar uzaklara. Hiç değilse yürüyüş oluyor deyip sabah erkenden düşüyorum yollara. Baharın tüm güzellikleri var pazarda. Önce tatlı sütçüm Gülcehan'a uğramak lazım. Bana 5 tane enginar ayıklayacak, sütümü, yumurtamı, deniz börülcemi de ondan aldım. Hacıdan yeşillikler, iç bezelye ve yeni dünya (ne severim!) Hacı'nın köylüsü teyzemden taze iç bakla, bir yanındaki iki dişi eksik gülenyüzlüden çilekler (koklamadan almam, güzel kokuyordu, tadı da güzeldi), onun yanındakinden de yemin billah garanti vererk sattığı "tarla salatalığı". Öyle gibi gerçekten. Tarla tarla kokuyor. Serada yetiştirilen cinsten değil üstelik. Başka? Portakal bitmek üzere, bolca portakal, Burdurlu teyzeden iç badem, Elmalılı Hacı'dan elma, bir başkasından taze patates (evet çıktı, miniminnacık ve çok leziz), Gazipaşa muzu, anneme bir ufak lahana, en ufaklarından seçip aldığım (ne yapayım çok pahalı bu ara, bunun bile kilosu 2 lira) henüz kuruya dönmemiş soğanlar. Çantam doldu iyice ya bir dakika sarımsak almadım. O da ne, her yerde Çin'den ithal edilen o koca sarımsaklardan. Hadi tavaf et pazarı yeni baştan. İyi de tazesi çıkmadı mı bunun? Çıktı abla ama halde 3 liraydı demeti. Hayallah sarımsaksız olur mu ne yapacağım şimdi ben? Ne yapalım bu hafta her yemeğe bol soğan doğrar, sarımsaksız yaparız. Dönüşte servis otobüsüne bineyim, yüküm çok. Aaa Tülin hanımın elindeki taze sarımsak değil mi? Nereden aldınız derken gördüm sarımsakçıyı. İmdadıma yetişti ufaklık. Artık gönül rahatlığıyla dönebilirim eve, sütümü kaynatıp kahvaltımı etmeye.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
