10 Eylül 2009

Helva ne içindir?

Helva ne için kavrulur sahi? Ağzımız tatlansın diye mi? Ölenle ölünmez, acılar yüreğe gömülür, hayat devam eder diye mi? Ramazana göre bir tarif vereyim istiyordum aslında ya dün İstanbul ve Trakya'da yaşananlar, ölümler, kayıplar, savaş alanına dönen yollar, birbirine giren tırlar, sonrasında fırsat bu fırsattır diye yıkıntılardan bir şeyler kapmaya çalışanlar... Ama yüreğimi en çok yakan minibüste kapalı kalan kadınlar. Dışarı çıkamamak, eli kolu bağlı kalmak ve öylece ölüme gitmek. Ne acı. Diyecek söz var mı? Hangi sözcük silebilir ki acıyı? İnsan ister istemez helvaya sığınıyor. Onun o tane tane ağza gelen tatlılığı, içindeki hafiften erimiş çikolata, kavrulmuş bademin dişe gelişi. Teselli edecek gibi değil ama yine de şansımı deneyeceğim:

65 gram tereyağı, dilimlenmiş dörtte üç bardak badem ve 1.5 su bardağı irmiği sürekli karıştırarak kavurun demişim, Turunç Kokulu Düşler'de (yine turunç kokularının zamanı gelecek yakında. Ümit hep var çünkü. Yaşanan güzelliklere özlem de yerinde duruyor. O helvayı kavurduğum gün, bu fotoğrafı çekişim, Antalya günlüğüne yazışım, kitabın yayımlanıp elime gelmesi, sizlerle buluşması...) Ayrı bir yerde de iki su bardağı sütü kaynatın, ateşten aldıktan sonra içine yarım su bardağı bal ve bir portakal kabuğunun rendesini katın demişim. Belki bitter çikolatayı önceden ufak ufak doğramak lazım, hazır olsun (80 gr). İrmiğin rengi döndüğünde sütü ekleyip karıştıracak ve bilirsiniz işte, herkes yapar helva, kapağı kapatılıp kısık ateşte suyu çektirilecek. Ateşten alınıp beş dakika dinlendirildikten sonra çikolataları eklenecek, karıştırılıp servis edilecek. İster sıcakken, ister serinleyince. Acıyı bal eyleyecek mi? Zor ama...

09 Eylül 2009

Her sabah bir avuç maydanoz

Bu sene maydanozlarımız çok güzel oldu. Yerlerini pek sevdiler. Neredeyse gün boyu güneş görüyorlar. Ben de onlara her gün biraz su veriyor, büyüyenleri koparıyorum ki yerine yenileri çıksın. Yaz başında geldiğimizden beri gür bir şekilde çıktılar. Sadece bizi değil, yan komşumuzu da maydanozsuz bırakmadı, 30x40 santimetrekarelik (belki biraz daha büyüktür) maydanoz tarlamız. Hal böyle olunca her sabah koparıp yıkadım bir avuç maydanozu ve kahvaltı soframıza koydum. Güneşi içmiş kıpkırmızı (veya pespembe) domateslerimiz, çıtır salatalıklar ve yine bahçemizin biberleriyle birlikte. O baharlı, baskın tadını seviyorum ama bazen fazla baskın oluyor ve ağzımda sadece onun tadını hissediyorum. Düşünüyorum, acaba maydanozu sevdiğim için mi yiyorum yoksa şifalı diye mi? Pek çok yiyeceği sağlıklı-sağlıksız diye ayırıyor, belli kalıplara sokuyor, ona göre karar veriyoruz yiyip yememeye. Eskiden öyle değildi elbet. Kahvaltı sofrasına maydanoz çıkarıyorsanız sevdiğiniz içindi, sağlıklı diye değil. Belki sağlıklı olduğunu da düşünüyorduk ama ne bileyim kolesterolü düşürüyormuş, yaşlanmaya karşı yenmesi gereken bilmemkaç besinden biriymiş, şeker hastalarının her gün bir avuç yemesi gerekliymiş diye değil. Şimdilerde hepimiz beslenme uzmanı kesildik ve tüm gazeteler bu uzmanlara avuçla para veriyor -tabii onlar "hepimiz"den daha iyi biliyorlar- ve televizyonlarda program yapan mankenler de gazete kupürlerini kesip oradan okuyarak ahkam kesiyorlar ya biraz işin ucu da tadı da kaçmış gibi geliyor bana. Yani ben maydanozu seviyorsam yemeliyim, öyle değil mi? O gün yemek istemiyorsam kendime işkence etmemeliyim, "her gün bir avuç maydanoz" kansere karşı korur diye çanlar çalmamalı beynimde. Zevk almalıyım yiyip içtiğimden. Hayatın en güzel keyiflerinden biri değil mi yemek? Onun bile tadını çıkaramaz olduk sanki. Bilmem yanılıyor muyum?

07 Eylül 2009

Pazarın bereketi

Bugünlerde pazar o kadar bereketli ki, yüreğim dolup dolup taşıyor gördükçe. Pazardan ayrılamıyorum. Her tezgahta durayım, her satıcıyla hoşbeş edeyim, daha da beteri, herşeyden alayım istiyorum. Fasulyeler öyle çeşitli ki, karnıkara mı istersin, boncuk mu, arşın mı, beyaz barbun yoksa sarı mı. Börülce olan tezgahlarda tombul kabaklar da var. "Börülce kabağı" diyorlar ona. İçlenmiş taze börülceyle birlikte haşlayıp salatasını yapıyorlarmış. Dikkat etmemişim daha önceleri. Yani sormamışım. Bu sefer o kabaklardan alınca (bir ara fotoğrafını çekip koymalıyım) yanına yarım kilo da içi için börülce almak farz oldu. Bu sefer de birlikte pişireyim bakalım. "Ama ufak ufak kesme, dağılır, ortadan ikiye kes sadece" dedi maviş gelin. Peki dedim öyle yaparım. Ama ben az su koyuyorum, suyunu dökmek istemem. Bütün vitamini suya gidiyor. "E biz de dökmüyoruz, suyunu ayır, bir kaşık da tarhana koy içine, pişir bak ne güzel olur," diyor komşusu. Tarhanam var diyorum, daha dün akşam pişirdim. Hem bu sene ilk defa kendi tarhanamı yaptım. Pek etkilemiyor benim tarhana yapışım onları. Hayatları boyunca yapmışlar. Her yıl. Sektirmeden. Burhan diyor ki makinen yok mu, şu ayçiçekleriyle çek bizi. Ah diyorum, sabah çok niyetlendim ya taşımayayım dedim. Haftaya artık. Haftaya bunlar olmaz ki diyor. E diyorum geçen sene çekmiştim ya. O ayrı bu ayrı diyor. Bunlar kocaman baksana. Pazarın bereketi kutsuyor sanki beni. İçim sevgiyle, enerjiyle, şükranla doluyor. Alışveriş yaptığım tüm satıcılar siftahını benimle yapıyorlar (pazartesi günleri kurulmuş gibi erkenden uyanıyor ve yola düşüyorum çünkü). Siftahı senden bereketi allahtan diyorlar, parayı sakallarına sürüp yere atarken. Ben de amin diyorum, bereketli olsun. Fındık fıstık aldığım adam "abla geçen hafta gelmedin, satış az oldu ne yap et gel," diyor. Peki diyorum. Bak işte ihtiyaç oldu geldim. Geçen hafta herşey vardı evde. Bir pazar sefası da böyle bitiyor. Eve gelip aldıklarımı yerleştiriyor, onlarla yapacağımız yemekleri, yiyeceğimiz mis kokulu kavunları, ballı incirleri, Kozak'ın muhteşem kara üzümü "efes"i (Kozak karası) düşünüp heyecanlanıyorum.

05 Eylül 2009

Doğal Kozmetik Atölyesi

Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi'nde 9 Eylül'de Doğal Kozmetik Atölyesi varmış. Orada olmayı, katılmayı isterdim doğrusu. Ayrıntılı bilgiler aşağıdaki bağlantı adresinde (duyuru için teşekkürler Yeşim):
http://www.ztbb.org/kozmetik.aspx

04 Eylül 2009

İncir kurutma

Kış ve bahar ayları boyunca yaptığım yağsız şekersiz kekleri hatırlıyorsunuzdur. Tatlandırıcı olarak kuru üzüm ve kuru incir kullanıyordum. Geçen sene zarif kadın Müjde'ciğim göndermişti incirlerimi, Aydın'dan. Sonra bir başka güzel, tatlı, candan kadın, Mübeccel, İzmir'deki buluşmamızda Söke'den kuru incir getirmişti. Müjde'nin gönderdikleri kış boyunca keklerimi tatlandırdı. (Mübeccel'den gelenler ise afiyetle yendi, komşulara ikram edildi.) Bu sene, ilk defa, incir kurutmaya niyet ettim. Eh, üzümler kuruyunca, pek de güzel olunca, pazarda da tonton teyzem dalında yarı kurumuş incirler getirince (üstelik kilosu 2 tl) kurutmamak olmazdı. Önceki hafta iki kilo aldım. Teyzeme sordum nasıl kurutuyorsunuz diye, kekikli suya banıp güneşe koy dedi. Gerçi onlar kuruduktan sonra kekikle tatlandırılmış kaynar suya banıp çıkartıyor, yeniden bir kaç gün kurutup saklıyorlarmış ya ben "bandırma" işini baştan yaptım. Üzerlerine bastırıp tepsilere yaydım, güneşe bıraktım. İki gün sonra ters çevirdim, bir kaç gün daha kaldılar ve oldular. Şimdi aralarına defne yaprakları dizilip (koruma amaçlı) kaldırılmayı bekliyorlar. Geçen hafta iki kilo daha aldım, şimdi de onlar kurumada. Fatma'yla teyzem bu incirlere "boynu bükük" dediklerini söylediler. Dalında kuruyanlara öyle denirmiş. Ne hoş isim değil mi? Anlayacağınız bu kış yağsız şekersiz keklere devam. Başka şeyler de yaparım elbet, yapmam mı. Kurabiyeler, sütlü ama şekersiz tatlılar, ekmekçikler... (Ada ve Deniz'in annesi su ve kekik miktarını sormuş. Su incirleri rahatça alacak şekilde, yani nasıl makarnayı bol suda kaynatıyoruz, o hesap. Kekik için doğru ölçü nedir bilmiyorum, ben 4-5 dalı su kaynadığında daldırıp şöyle bir karıştırıyorum, kekik çayı yapar gibi, sonra çıkarıyorum.)

02 Eylül 2009

Mavilikler

Ah Bora, hep senin yüzünden! Gidiyorsun acaip coğrafyalara. Ben de okuyorum ve yollara düşmeye niyet ediyorum. Ama bir de öteki tarafımız var elbet, kalmak, durmak, dingin olmak isteyen. Çatışma sürüp gidiyor anlayacağın. Eh serde (b)alıklık var, mecbur katlanacağız. İki balık, biri doğuyu gösterir, öteki batıyı. Uyumlu gibi görünürler, en azından yanyana durmayı becerebilirler. Burçların sembolünde öyle görünüyor. Lafı uzatmaya gerek yok. İçsel yolculuklar devam ediyor elbet. Gidilen coğrafyalar düşüyor zihne birer birer. İnsanlar, gülüşler, sohbetler, kucaklaşmalar, ilk defa tadılan yiyecekler, yürünen yollar, yorgun argın düşülen yataklar ve "yarın yeni bir gün" heyecanı.
*
Boşuna çok gezen bilir dememişler. Yanıt gezgin doktorumuzdan geldi. Evet, Brezilya. Nereden bildi acaba? Belki de dünyanın en meşhur plajlarının bulunduğu kent burası. Rio de Janeiro. Adı "Ocak Nehri" anlamındaymış, Portekizcede. Bu bilgiyi daha önce okudum mu? Bilmem. Unutmuşum. Meşhur Rio Karnavalı'nın yuvası, dünyaca ünlü futbolcuların yetiştiği, her biri birbirinden güzel kadınların, adamların (gerçekten çok güzel Brezilyalılar, hele o gülüşleri) güneşlendiği, yüzdüğü, dansettiği, karnını doyurduğu, spor yaptığı, aşkı yaşadığı plajlarla çevrili Rio. Bu fotoğrafı kente vardığım gün çekmiştim. Guanabara Plajı olmalı. Taciana beni ofisinin olduğu yere götürmüştü. Bir kaç saatlik işi vardı, sonra arabayı bıraktığımız yerde buluşup eve dönecektik. O ilk günümde arabanın yerini bulabilmek için defterime tüm sokak ve cadde adlarını not etmiştim. Plaj neredeyse boştu. Aylardan Haziran. Bir kış ayı. Bir hindistan cevizi suyu (aqua de coco) satıcısının tek tük masasından birine oturmuştum. Nasıl sipariş verdiysem artık. Geçmiş gün, onu da unutmuşum. Altını düzletmiş, üstten üç bıçak darbesiyle üçgen bir delik açmış, pipetle vermişti. Kaç para vermiştim ki? Bir lira kadar olmalı. Ayaklarımı uzatmış, günlüğümü çıkarıp bir şeyler çiziktirmiştim. Sonra biraz yürümüş, kentin havasını solumuş, dönmeden evvel Taciana ve çocuklar için bir pastaneden muhteşem pastacıklar almıştım. Brezilyalılar bu işi biliyor gerçekten.

01 Eylül 2009

Bir rüya

Zihnimde bir gezi yaptım bu sabah. Fonda çalan Vivaldi miydi beni oraya götüren bilmiyorum. Belki yine kanatları takıp uçma arzusunda olduğumdan, kimbilir. Neden ve nasıl vardığımı bilmiyorum ama bir anda kendimi Tallinn'de, Kadriorg Parkı'nda buldum. Beni bu masal evi karşıladı. Böyle bir evim olsa diye geçirdim içimden. Bu evde tatlı, yaşlı bir çiftin yaşıyor olduğunu hayal ettim. Sevgilerini bahçedeki çiçeklere veren. Tam karşısında, Park Cafe vardı. Gri bir havada gitmiştim parka ve kahverengi sade masa ve sandalyelerle döşenmiş, hafif loş, çalan Barok müziğin gökyüzüyle birleşip havasını daha da puslandırdığı kafeye girip bir kahve içmemek olmazdı. Şık büfesindeki tatlı çöreklerden birini seçtim ve kahveyle birlikte sipariş edip daha fazla ışık aldığı için cam kenarındaki bir masaya yerleştim. Bilgisayarım yanımdaydı. Estonya'da girdiğiniz hemen her restoran veya kafede ücretsiz internet kullanabildiğiniz için ufak dizüstü bilgisayarımı sırt çantamda taşıyordum. Bir yandan kahvemi yudumladım, bir yandan kendimi müziğin akışına bırakıp dostlarıma mektuplar yolladım. Fazlaca keyiflendim ya artık dışarı çıkma ve parkı gezme zamanıydı. Sessizliği içime çekerek yürüdüm, yürüdüm. Yürüdüm, hayallere daldım. Hayallerden çıktım, çiçek kokularında eridim. Kuşların cıvıltılarıyla kendime geldiğimde bir kaç saatin geçmiş olduğunu farkettim. Nitekim bu sabah, rüzgarlı bir Ege sabahında beni Tallinn'e, Kadriorg Parkı'na götüren şeyin ne olduğunu bir türlü bulamadım.