16 Şubat 2009

Haftabaşı çorbası

Tarif yaratmayı seviyorum. Eldeki malzemeye, içimin ne istediğine, hangi malzemeyle uyum sağlayacağına, o an vaktim olup olmadığına ve uğraşmak isteyip istemediğime bakıyorum. Sonra da kolları sıvayıp işe girişiyorum. Enerjim varsa elbette, yoksa patates çuvalı gibi oturmaya devam. İşte dün de öyle -yaratıcı- günlerimden biriydi. İzmir'den gelen koliden çıkan minimini kerevizlerle çorba yapmak istedim. Ah dedim, keşke krema alaydım, dün gördüm de. Olsun dedim sonra, neden meyaneli (miyane de denir ve tabii beşamel sos da) yapmayayım ki. İçine de kerevizin yoğunluğunu almak, çorbayı çoğaltmak için bir kaç tane patates ekleyeyim. Dört kerevizi soyup doğradım, üç tane de patates ekleyip onları bir tencerede haşladım. Ayrı bir tencereye az miktarda (30 gr kadar) tereyağı ve 1.5 çorba kaşığı un koydum, bir kaç dakika kavurdum ve azar azar süt ilave ederek sürekli çırptım, ki topaklanmasın. Yarım kilo süt koydum. Çok yoğun bir sos değildi bu. Yine de topakları vardır diye blenderden geçirdim, keza kerevizle patatesi de. Birleştirdim ikisini, biraz su ekledim açmak için, tuz, karabiber (beyazı daha iyi olurdu ya evde yok) ve muskat ekledim. Son olarak da bir demet taze sarımsağı incecik doğrayıp koydum ve afiyetle içtim. Pek güzel olmuştu. Yanında da Kastamonu'nun ekşi mayalı ekmeği...

15 Şubat 2009

Pazar yazısı

Bugün pazar. Tatil günü. Bilmem ki sizin oralarda havalar nasıl? Keyfiniz yerinde mi? Mutlu musunuz? Bu aralar epey bir kitap bitirdim. Bir tanesi de kaçıncı defa okuduğumu bilemediğim Huzurun Kendisi Olmak. Vietnamlı budist rahip Thich Nhat Hanh'dan. Okyanus Yayınları 2000 yılında çıkarmıştı. Bu kitaptan altını çizdiğim iki bölümü -kısaltarak- paylaşayım istedim:

"Geçenlerde bir arkadaşım bana şunu sordu: Acıyla dolu olduğum zaman kendimi gülümsemeye nasıl zorlayabilirim? Bu doğal değil. Ona acısına gülümseyebilmesi gerektiğini söyledim. İnsanoğlu milyonlarca kanalı olan bir televizyon gibidir. Acıyı çevirirsek acı oluruz. Gülümsemeyi çevirirsek gerçekten gülümseme oluruz. Tek bir kanalın bize hakim olmasına izin veremeyiz. İçimizde herşeyin bir tohumu vardır ve egemenliğimizi yeniden kazanmak için içinde bulunduğumuz duruma hakim olmalıyız." (sf. 17)
*
"Zen tapınaklarında meditasyon salonundaki tahtada dört satırlık bir yazıt vardır. Son satırı şöyledir: "Yaşamını boşa harcama." Yaşamlarımız günlerden ve saatlerden oluşmuştur ve her bir saat çok değerlidir. Saatlerimizi ve günlerimizi boşa mı harcadık? Yaşamlarımızı boşa mı harcıyoruz?" (sf. 41)
Yorumu size bırakıyorum. İyi pazarlar.

13 Şubat 2009

Ebeler, sobeler ve diğer şeyler

Bir sürü şeyden bahsetmek isteyince başlık da ona göre "ortaya karışık" kıvamında oldu:
1. Bloglararasında bir türlü bitmeyen ebeleme, sobeleme oyunlarından pek haz almayan bir ben mi varım diyordum ya dün iki blog komşumun daha benim gibi düşündüğünü görünce duygularımı ortaya dökmeye karar verdim. Neden bu kadar çok ebeleme/sorgulama oyunu dönüyor bloglarda? Ortaokuldaki anı defterlerimizi anımsıyorum. Sorular yazılı olurdu defterin ilk sayfasında, defteri arkadaşımıza uzatırken, hepsini yanıtla lütfen derdik gururla. Ama o zaman ortaokuldaydık.
2. Neden insanlar çoksatan kitaplara merak duyarlar? Binlerce insanla aynı anda bir kitabı okuyor olmak beni olsa olsa iter. Çok merak etsem de suların durulmasını, kitabın unutulmasını beklerim şezlonga uzandığımda elime almak için. "Çoğunluğun bir parçası olmak" için midir? (Bu soru biraz önce Radikal kitap ekindeki çoksatanlar listesine bakarken tırmaladı içimi.)
3. "Lezzetin Başkenti Kastamonu" başlıklı bir broşür verdi Mustafa Afacan dost, Metro-Gastro yemeğinde. Yanında da Kastamonu'dan getirdiği ekşi mayalı ekmek vardı. Fotoğraftaki ekmeği Kastamonu ekmeğine benzettiğim için koydum resmini, oysa Le Pain Quotidien'in ekmeği bu. Bugünlerde onu dilimliyorum incecik, kızartıp çorbamın içine atıyorum. Mustafa Afacan, Kastamonu için çalışıp didinen bir dostum. Bir de Kastamonu'nun yerel ürünleri için. Haftabaşı daha uzun bahsedeceğim ondan.
4. Ah Umut, ne güzel şeyler çıktı kolimden. O güzelim brokoliler, kerevizler, lahanalar ve yeşilliklerle neler yapsam diye düşünüp duruyorum. Kybele sitesinden bu ürünlerin yetiştiği toprakları görmek mümkün. Bu konunun da devamı gelecek...

12 Şubat 2009

Nihat Akkaraca

Başsağlığı dileklerinizi Nihat abinin ailesi ve tüm sevenleri, dostları için kabul ediyorum arkadaşlar. Biz sadece bir kere yüzyüze görüştük Nihat abiyle ama arada yazışırdık. Sağolsun, ne zaman yardım isteğiyle kapısını çalsam yardım etmiştir. Mutfaklardan Taşan Öyküler'i okuyan dostlarım Nihat abiyi biraz daha iyi tanıyordur, orada kendi dilinden öyküsü var. Hayatımda öğrenmeye bu kadar meraklı az insan tanıdım. Kendi kendine İngilizce, Almanca, Yunanca öğrenmiş Nihat abi. Datça'sına hayrandı, Datça'nın öykülerini derlerdi. Bir kitabı Datça'da Zaman adıyla yayımlanmıştı, yeni bir kitabın hazırlığını yapıyordu. Eminim sevenleri ve ailesi bu kitabın okurlarıyla buluşması için çaba gösterecektir. Burada okuyacaklarınız Mutfaklardan Taşan Öyküler kitabı için yazdığı yazıdan:

1931 yılında Datça’da doğdum. İlkokul eğitimi aldım. İş hayatı bir kargaşalar yumağı, yine de anlatayım: İlkokuldan sonra askere kadar çiftçilik ve bir yıl kahvecilik yaptım. Deniz eri olarak askerlik yaptıktan sonra Datça’ya değil İzmir’e dönüp işçilik yapmaya başladım. Bir süre ticaretle uğraşıp iflas ettikten sonra Amerikan üslerinin inşaatında karo döşeme işlerini üslenen bir inşaat firmasına girdim. Önce işçi, sonra ustabaşı olarak çalışırken İngilizce öğrenmeye kalkıştım. Kendi kendime öğrendiğim az İngilizce’yle Sinop’taki Amerikan üssünde basit bir tercümanlıkla işe başladım. İngilizce’yi ilerleterek iş saatleri dışında teknik tercümeler yapmaya başladım. Böylece aylık ücretimin dışında da para kazanırken, soğutma sistemlerinin ilgimi çekmesi üzerine o tür kitaplar üzerine yoğunlaşınca müdürlerin dikkatini çekmişim. Bunun üzerine beni havalandırma (air conditioner) kısmına şef olarak atadılar. İşim gereği elektriği öğrendim. Çünkü işyerinde hazine gibi bir kütüphane vardı ve artık İngilizce teknik kitapları zorlanmadan okuyup anlıyordum. Bu arada Amerikan üsleri kapanır işsiz kalırsam Almanya’ya giderim düşüncesiyle Almanca öğrenmeye karar verdim. İş yerinde çalışan Almanlara Türkçe öğretirken ben de Almanca’mı orta duruma getirmişim. Sonra elektroniğe yöneldim ve iş saatleri dışında Sinop’ta açtığım dükkânda televizyon ve video tamirine başladım. Emekli olduktan sonra da yıllarca elektronikçi olarak çalıştım.
1986’da memleketim Datça’ya taşındım. Burada açtığım elektronik tamir dükkânını kapattıktan sonra boş kalmamak için Datça’da arkadaşlarımla bir yerel tarih grubu kurduk. Grubun çalışmaları esnasında Türk-Yunan ilişkilerini araştıran alt grubu yönetirken herkes çekildi ben kaldım. Sömbeki Adası’nda İngilizce yayınlanan bir yerel gazeteyle, Symi Visitor, ilişki kurarak tarihi bilgileri değiş tokuş ederken gazeteye yazılar yazmaya başladım. Daha çok ilişkileri ilgilendiren yazılar. Gazetenin her sayısından 20-30 tane gönderiyorlar. Ben de Datça’da okumak isteyenlere dağıtıyorum. Bu gazetenin bir yemek yazarı var: Adriana. Çok güzel Yunan yemekleri yazıyor. Bazı sayılarda dikkat ediyorum bitkilerin mitolojik öykülerini de yazıyor. Adriana benden de yemek tarifi istiyor. Ama bakıyorum bizim yemeklerle onların yemekleri arasında fazla fark yok. Bu arada bir senedir Yunanca çalışıyorum. Çok zor ama Sömbeki’den her hafta gelen arkadaşlarımla çat pat anlaşmak hoşuma gidiyor.
Tarih grubu için araştırma yapıp yazılarım sergilerde görününce ilgi topladı. Ben de yaşanmış öyküleri dinleyip yazmaya ve yerel gazetelerde yayınlamaya başladım. İki senedir yazıyorum. (Nihat Abi bu yazıyı Aralık 2004’te yazıp yolladığına göre yazmaya başlayalı beş sene olmuş.) Öykülerle ilgilenen bir yayınevi var, Zürih’te Türkçe yayın yapan bir radyo ara sıra öykülerimi okuyor. Geçen Ay (Kasım 2004) İzmır Life Dergisi’nde ‘Datça Boğa Güreşleri’ başlığıyla bir yazım yayınlandı. Bunlar bana heyecan veriyor. Boş durmak yok. Gündüz dinliyor, kaydediyor, akşamları yazıya döküyorum. Sadece öykü değil. Eski Datça’daki öykülü manileri de topladım. ‘Datça Ağzı’ başlığı altında eski Datça aksanı kelimeleri derlemekteyim. Dünyanın bir çok yerinde arkadaşım var. Durmadan mailler gelir gider. Yaz aylarında arkadaşlarımdan Datça’ya gelenlerle ilgilenirim. Datça’da bir çok kişi bana ‘Gönüllü Konsolos’ der. Ancak bütün bunlar beni yormuyor, aksine coşku veriyor.

11 Şubat 2009

Bir çınar daha yitti

Biraz önce Datçalı dostlarımızdan Fulya'dan geldi haber. Nihat abimiz bir başka dünyaya göçmüş. Dilerim ona layık bir dünyadır, onu uzaktaki sevdikleriyle buluşturur bu yeni vatanı. Orada da öğrenmeye, bilgilenmeye ve güzellikleri paylaşmaya devam edecek biliyorum. Biliyorum da yerin nasıl doldurulacak Nihat abi onu bilmiyorum. Seni çok özleyeceğiz, bilesin. Umarım sana layık olabiliriz, biz, bütün kardeşlerin.

Bisiklete binmek

Dün akşam Sargun A. Tont'un önceki yazıda bahsettiğim kitabını bitirdim. Son iki paragrafı o kadar duygulandırdı ki beni, o kadar işledi ki yüreğime, paylaşmadan edemedim. Dilerim bana kızmaz:
"Benim de gözüme bir şey batmış olacak ki, Düldül'ün (çok sevdiği bisikleti) gidonu sırılsıklam oldu. Hak etti kerata, ne güzel gidiyorduk. Zaten döndüğümde, güzel bir sopa çektikten sonra, onu esir bisiklet ticareti yapan bir ülkeye satacağım.
Bu acı karşılaşma bir şeyi kafama dank ettirdi, o da içimdeki yanan ateş. Bu işin sırrı buydu. Bu ateş herkesin içinde yanar, ama çoğu farkında değildir. Mallory'ye dağlara niye tırmanırsın diye sormuşlar, "Orada oldukları için" demiş. İnanmayın. Onun da yaptığı, içindeki yanan ateşe su serpmekten başka bir şey değildi."
*
İçindeki ateşin farkında olmak çok önemli mesele dostlar. Dilerim hepiniz o ateşin size fısıldadıklarını duyuyorsunuzdur veya gönlünüzün kulağı tez zamanda açılır da duyarsınız. Eh, bu yazıya da bir bisiklet fotoğrafı yakışırdı, elbette Amsterdam'dan.

10 Şubat 2009

Dünyanın en güzel tatlısı

Tarifini merak edenler şu yazıyı okuyabilirler. En ayrıntılı tarifi de Mehmet Vuran dost vermiş. Gidip görün mutlaka sitesinde, işte tam öyle olmalı!
*
Güneşli ve ılık bir bahar günü. Torino'da "pazar" var bugün. Yani günlerden hangi günse. Bir kalabalık, bir telaşeli. Aynı bizim pazarlar gibi. Satıcılar bağırır, alıcılar satıcılara sataşır, çantalar, torbalar, seçmece, seçilmeyice... Benim gibi biri için bulunmaz nimet. Canım seyahat çekti herhalde, eski gezi fotoğraflarına bakmaya başladım bu sabah. Güneşli bir güne uyanmanın sevinciyle, kendimi yollara atmak istedim. Hani uzaklara değil, yakındaki bir köye, kasabaya gitmek bile yetecek. Bunda dün akşam okuduğum kitabın etkisi var mı diye düşünüyorum. Sargun A. Tont'un Nerden Geliyorsun? Kuzeyden adlı kitabını yüzümde bir gülümsemeyle okuyorum. Sulak Bir Gezegenden Öyküler'i bilirsiniz belki. Okumadıysanız hemen edinin derim, tabii hala piyasada varsa.
Ne diyorduk? Dünyanın en güzel tatlısı deyip başka konulara daldım. Fırınlanmış kuru incir. Ne kadar basit bir tatlı. Ama bir o kadar da besleyici, tatmin edici. O varken pastalara, böreklere ne gerek var ki? Bu fotoğraftakiler İtalyan usulü fırınlanmış incir. Bizimkinde (Bodrum pazarlarında rastlayabilirsiniz) susam ve badem de var! Yolunuz Bodrum Pazarı'na düşerse, otogar tarafındaki merdivenden çıktığınızda hemen yukarıda Elif anayla karşılaşırsınız, hah işte, onda vardır mutlaka.