12 Ocak 2009
Beyrut'ta bir pazaryeri
Beyrut'a gittiniz mi? Ben gitmedim. Hep istemişimdir orayı görmeyi. Şimdi sanırım bir nedenim daha var gitmek için: Souk El Tayeb. Beyrut'un ilk ekolojik/doğal pazaryeri. Açılış sayfasında "Faces and Stories" adlı bir bölüm var. Oraya bir göz atmanızı dilerim. Herkes işini nasıl da gururla sunuyor. Gözlerinden belli gururları. (Anlatacak şeyler var elbet ya geçtiğimiz beş gün son dönemlerin en koşturmalı, en yorucu, en erken uyanmak durumunda kaldığım, geceleri en az uyuyabildiğim, en stresli günleriydi. Bir o kadar da keyifli ve ilginç anlatacağım elbet ya dinlendikten -en azından koşturma bittikten- sonra.)
09 Ocak 2009
Peynir ve zeytinin ardından
Evet, peynirlerle zeytinden bahsedince yanında simit de gerekiyor. Sıcacık. Hatta mümkünse fırından yeni çıkmış. İşte resimdekiler öyle. Daha ılık olduklarından poşeti kapatmadan götürmem gerek. Tık tık, huuu Ayşe'ciğim yerinde misin? Simitlerimle geliyorum. Ayşe'de otlar, İzmir tulumları, Akhisar zeytinleri... Oooh. Güya az bir şey yiyeceğiz. Yanında da taze demlenmiş çay tabii. Tam kadın günü. Konuşacak şey çok ama yine vakit dar. Koşturma zamanı çünkü. O sokak senin bu meydan benim. Koştur babam koştur. Oraya yetiş, buraya yürü... Olsun, buna da şükür. Tazecik simit yedim ya, arkadaşımla sohbet ettim, onun güzel lezzetlerinden tattım, işlerimi hallettim ya. Gerisi kolay elbet. Hayat yolunda demek çünkü. Fazla söze ne gerek?Bilmem en son ne zaman fırınından simit aldınız ama eminim çevrenizde bir simit fırını vardır. Girin kapısından içeri, o mis gibi kokusunu çekin içinize. Soğumadan götürün dostunuza, çalın kapısını. Çıtır çıtır yenecektir. Üstelik garip bir şekilde insanın iştahını açıyor bu meret, yaşama iştahını.
08 Ocak 2009
Zeytin ve Zeytinyağı Tadımı
Hani bazı insanlar vardır, onlara karşı yüreğiniz öyle bir sevgiyle dolu olur ki adlarını duymak bile sevgi kanallarınızı açıverir, işte Zeynep'ciğim de benim için o insanlardan biridir. Bugün o cıvıl cıvıl sesini duyduğuma nasıl sevindim. Zeynep'ciğim de ailesi de öyle özel ki onları anlatacak sözcük seçmek benim için çok zor. Mutfaklardan Taşan Öyküler'i okuyanlar Zeynep'in dedesi ve ailesiyle ilgili anlattıklarını hatırlayacaktır. Midilli'den mübadeleyle Ayvalık'a gelen ve Midilli'deki zeytincilik işini Ege'nin diğer tarafında sürdüren ve beş kuşaktır zeytin ağacına aşık bir aileden bahsediyorum. Fotoğrafta gördükleriniz benim en amatör zamanlarımdan birinde çekilmiş bir Kürşat tadım tepsisi. Bir fuarda çekmişim, neredeyse dört yıl önce. Zeynep'ciğim dedi ki pazartesi tadım günümüz var. Dedim ki mutlaka duyurmak isterim, yolunu düşürebilenler gelip o güzelim yağları, zeytinleri, sosları tatsın ve her birinin ardındaki emeğin farkına varsın. Buyrunuz, bekleniyorsunuz. Gerekli bilgiler aşağıda. Nişantaşı taraflarında olanlar mutlaka biliyordur bu şık dükkanı. O gün olmasa da bir gün mutlaka uğrayın, tabii İstanbul'da iseniz...ZEYTİN VE ZEYTINYAĞI TADIM GÜNÜ
TARİH : 12 OCAK 2009, PAZARTESİ
SAAT : 16:00- 20:00
YER : KÜRŞAT ZEYTİNYAĞI MAĞAZASI
ADRES : ŞAKAYIK SOKAK, NO:57/1, NİŞANTAŞI
(KADIKOY DOLMUŞLARININ KALKTIĞI SOKAK)
TEL : 0 212 247 3031
07 Ocak 2009
Hangi peynirleri seversiniz?
Pek mükemmel bir fotoğraf sayılmaz. Ama sıcak ve gerçek bir sahneyi anımsattığı için önemli. Yer Cenova. Uzun yıllardan sonra ilk kez (tam 20 yıl) İtalya'ya gidilmiş. O gün uçaktan inilmiş (Bergamo'da) ve trenle Cenova'ya gelinmiş. Hava kapalı. Yer yer sağnak yağışlı. Yine yıllar sonra Avrupa'ya dönmenin heyecanı. Trende iken bir anda parlayan gökkuşağı hem gözümü almış hem gönlümü. İtalya bana gülümsemiş, hem de kocaman. Akşam Anna ve eşinin misafiri olacağım. Onlara Türk peynirlerinden götürmüşüm; Kars gravyeri, eski kaşar, İzmir tulumu ve isli çerkez peyniri. Hepsi Mısır Çarşısı'ndaki Cankurtaran'dan. Onlar da benim için Liguria peynirleri almışlar. Tam bir peynir akşamı olmuş, hepsinden tadılmış, yine Liguria'nın şarapları, nefis bir köy ekmeği, ekşi mayalı. O akşamın anısı hala taze, fırından yeni çıkmış ekmek kadar taze hatta. Söyleyecek çok şey var belki o ve sonraki günlere dair ya, kafam çok yorulmuş. Kent beni yoruvermiş birden. Kafamın içi kalabalık bir caddedeki trafiğin gürültüsü gibi. Yarı uyur, yarı delirmiş. Ah evet, sormayı unuttum, siz hangi peynirleri seversiniz? (Bu yazıyı neden yazdığımı da şimdi anımsadım. Bugünlerde sabah akşam peynir yemek geliyor içimden. Nedendir bilemedim. Vardır elbet bir sebebi diyerek son kalan galetamla çörekotlu "berendi" tulum peynirimi yiyeyim.)
05 Ocak 2009
Kanola yağı hakkında
Bugünlerde yorumlara yanıt yazamadığım, yorum bırakanlara teşekkür ziyareti yapamadığım için kusura bakmayın ne olur. Yoğun ve yorucu günler. Dilerim hepiniz afiyettesinizdir. Aman soğuklara dikkat.
*
Arzu Aygen, Kaybolan Tatlar adlı e-grubumuza kanola yağı ile ilgili bir yazı göndermiş. Biliyorsunuz bu aralar Türkiye'de de yükselişte kanola yağı. Hayret ve kızgınlıkla izlediğim (çünkü gerçekler reklamlarda her zaman çarpıtılır) bu haberlerden etkilenip kanola yağı tüketmeye başlayanlar olabilir (ben geçenlerde bir arkadaşımın ailesinin kanola yağı kullandığını gördüm mesela, demek ki reklamlar işe yarıyor). Yazı uzunca ancak içinde ilginç bilgiler var. Bir paragrafı var ki izinleri olursa burada sizinle paylaşmak istiyorum, o da sadece kanola değil, tüm "rafine" yağlarda (ayçiçek, mısırözü, soya, fındık vs) kullanılan bir işlem olduğu için bilinmesi gerekiyor. Yani sağlıklı yağlar tüketiyoruz zannederken aslında hiç bir besin değeri olmayan yağlar tükettiğinizi bilin istedim. Hatta lütfen, ama lütfen bu yağları sizlere öneren diyetisyen ve doktorlar da okusun istiyorum çünkü sağlık ve beslenme konusunda eğitim görmüş bir çok insanın olaylara at gözlükleriyle bakıp belli bilgileri göz ardı etmelerine katlanamıyorum. Yazının tamamı şu linkte:
http://www.iyilikguzellik.com/haber.php?haber_id=519
"(Modern yağ işleme biçiminde) Çok yüksek sıcaklıkta mekanik baskı ve çözücülerin etkisi ile yağ çıkarılır. Yağ çok iyi rafine edilse bile içinde bir miktar çözücü (genellikle heksan) kalabilir. Tüm modern bitkisel yağlar gibi, kanola yağı da kostik rafinizasyon, beyazlatma, zamklama işlemlerinden geçer. Bu işlemlerin hepsi yüksek sıcaklıkta ve güvenilirliği şüpheli kimyasallarla gerçekleştirilir. Omega-3 yağ asitleri yüksek sıcaklıkta işlem gördüğünde veya oksijen ile temas ettiğinde kolaylıkla bozulabilir. Bu yüzden deodorize edilmesi gerekir. Standart deodorizasyon işlemi ise, omega-3 yağ asitlerinin büyük bir kısmını yakarak onları trans yağ asidi haline getirir. Kanada hükümeti kanola yağındaki trans yağ asidi miktarını yüzde 0,2 gibi minimal bir oranda gösterse de, Gainesville’deki Florida Üniversitesi ticari kanola yağında yüzde 4,6 oranında trans yağ bulmuştur. Tüketicinin ise kanola yağının içindeki trans yağlardan hiç haberi yok; çünkü etikette yazılı değil."
*
Arzu Aygen, Kaybolan Tatlar adlı e-grubumuza kanola yağı ile ilgili bir yazı göndermiş. Biliyorsunuz bu aralar Türkiye'de de yükselişte kanola yağı. Hayret ve kızgınlıkla izlediğim (çünkü gerçekler reklamlarda her zaman çarpıtılır) bu haberlerden etkilenip kanola yağı tüketmeye başlayanlar olabilir (ben geçenlerde bir arkadaşımın ailesinin kanola yağı kullandığını gördüm mesela, demek ki reklamlar işe yarıyor). Yazı uzunca ancak içinde ilginç bilgiler var. Bir paragrafı var ki izinleri olursa burada sizinle paylaşmak istiyorum, o da sadece kanola değil, tüm "rafine" yağlarda (ayçiçek, mısırözü, soya, fındık vs) kullanılan bir işlem olduğu için bilinmesi gerekiyor. Yani sağlıklı yağlar tüketiyoruz zannederken aslında hiç bir besin değeri olmayan yağlar tükettiğinizi bilin istedim. Hatta lütfen, ama lütfen bu yağları sizlere öneren diyetisyen ve doktorlar da okusun istiyorum çünkü sağlık ve beslenme konusunda eğitim görmüş bir çok insanın olaylara at gözlükleriyle bakıp belli bilgileri göz ardı etmelerine katlanamıyorum. Yazının tamamı şu linkte:
http://www.iyilikguzellik.com/haber.php?haber_id=519
"(Modern yağ işleme biçiminde) Çok yüksek sıcaklıkta mekanik baskı ve çözücülerin etkisi ile yağ çıkarılır. Yağ çok iyi rafine edilse bile içinde bir miktar çözücü (genellikle heksan) kalabilir. Tüm modern bitkisel yağlar gibi, kanola yağı da kostik rafinizasyon, beyazlatma, zamklama işlemlerinden geçer. Bu işlemlerin hepsi yüksek sıcaklıkta ve güvenilirliği şüpheli kimyasallarla gerçekleştirilir. Omega-3 yağ asitleri yüksek sıcaklıkta işlem gördüğünde veya oksijen ile temas ettiğinde kolaylıkla bozulabilir. Bu yüzden deodorize edilmesi gerekir. Standart deodorizasyon işlemi ise, omega-3 yağ asitlerinin büyük bir kısmını yakarak onları trans yağ asidi haline getirir. Kanada hükümeti kanola yağındaki trans yağ asidi miktarını yüzde 0,2 gibi minimal bir oranda gösterse de, Gainesville’deki Florida Üniversitesi ticari kanola yağında yüzde 4,6 oranında trans yağ bulmuştur. Tüketicinin ise kanola yağının içindeki trans yağlardan hiç haberi yok; çünkü etikette yazılı değil."
03 Ocak 2009
İstanbul'da geleneksel ekmek fırını
Daha önce simit fırınlarıyla ilgili bir soru sormuştum, hatırlarsınız. Şimdi de ekmek fırınlarıyla ilgili bilgiye ihtiyacım var sevgili İstanbullu dostlar. Yardımcı olabilirseniz çok çok mutlu olacağım. Geleneksel ekmek yapan bir fırına ihtiyacım var. Odun ateşinde, mümkünse ekşi mayayla. Böyle fırınlar biliyor musunuz? (Çengelköy'deki Has Fırını ve Beşiktaş'taki Yedi Sekiz Hasanpaşa Fırını'nı biliyorum. Bunların dışında.) Şimdiden çok çok teşekkürler.
02 Ocak 2009
Yeni başlangıçlar
Madem yeni bir yıla başladık, ona uygun, tazecik bir resim seçeyim istedim. Büyümeyi, yeni başlangıçları temsil etsin. Bu güzellik çıktı diğerlerinin arasından, beni koy dedi. Nasıl hayır derim, peki olur gel bakalım deyip süsledim püsledim koydum yerine. Belki Brüksel lahanasını hiç böyle görmemişsinizdir. Kocaman ve genişce bir sap etrafında büyüyen mini lahanalar. Ne şık bir görüntü. Aslında çok sevmem Brüksel lahanasını. En azından lahanayı, brokoliyi sevdiğim kadar sevmem diyeyim, görüntüsünün hoşluğuna rağmen. Ankara'da yediği Brüksel lahanalı yemek annemin pek hoşuna gidince pazara gidince bana al da yemeğini yapayım dedi. Geçen pazar Ekolojik Pazar'a gidip de görünce yarım kilo aldım, o da kendi tarzında bir yemek yaptı, yedi, beğendi. Bense yeni yılın ilk gününde son zamanlarda yediğim en muhteşem çorbayı pişirdim. Sultan'cığımdan organik balkabağı ve pırasa almıştım, onlardan doğradım, iki havuç, yine ekolojik pazardan aldığım patateslerden, yayla domateslerinden doğrayıp buzluğa koymuştum, ondan bir avuç, bir de yine dondurduğum hafif haşlanmış beyaz barbunyalardan. Çok az zeytinyağı, deniz tuzu, taze çekilmiş karabiber, pul biber ve kekik. Doyamadım iyi mi? İçtikçe içesim geldi. Üzerine de ev ekmeğimden doğradım. İncecik dilimleyip kızartmıştım. Yeni yıla daha güzel başlayamazdım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
