18 Temmuz 2008

Susam helvası

Hayatınızda pek çok kez helva yemişsinizdir. Tahin helvası, un helvası, irmik helvası ve daha nice helva. Şimdi helvalar dair uzun uzun yazılabilir. Yok efendim saray helvası, nişasta helvası, uğmaç helvası, kış helvası, yaz helvası diye uzatılabilir liste. Uzatılır uzatılmasına ya buna gerek yoktur çünkü bir tık ötede helvaya dair pek çok bilgi vardır. Araştırana, okuyana. Ben kısaca bir başka helvadan bahsedeceğim: Susam helvasından. Bergama'da, Demeli Pastanesi'nde karşımıza çıkıveren susam helvasından. Hoş Demeli'nin içinde limon kabuğu parçacıkları olan limonlu ve vişnenin nefasetini taşıyan vişneli dondurmasına da diyecek yok ya susam helvası bir başka. Ondan bir lokma alınca diğerlerini unutuveriyorsunuz çünkü. Kavrulmuş susamın o insanın burnundan girip ruhuna uzanan hoş kokusu, yer fıstıklarının gevrek çıtırlığı... (Cümleyi uzatınca girdiğim yerden çıkamadım. Yamuk yumuk mu oldu diye bakakaldım. Bir gariplik var ya, neymiş çözemedim.)
*
Bergama'ya gitmeyeli nice olmuş. O zamandan aşina olduğum caddeleri bulamadım. Yıllar önce yoldan geçerken izlemekten kendimi alamadığım dimdik duruşlu köylü kızını hatırladım ama. Hala öyle kendine güvenli mi yürüyüşü diye düşünmeden edemedim. Olsun. Bu sefer Demeli'yi keşfettim. Ve tabii bir de susam helvasını.

16 Temmuz 2008

Gülsüm ananın bazlamaları

Bugünlerde misafirim var. Sevgili arkadaşım Ayşen. Onunla sen kazan ben kepçe (böyle mi söylenirdi bu laf? yok yok Kuzey Ege kazan biz kepçe demeliydim galiba) geziyoruz. Araba var diye şımardık. Her gün yol yapıyor, her gün eli kolu dolu dönüyoruz eve. İşte bu fotoğraf da pazar günkü gezimizden. Kaç yıl önce Bahri Beylerle birlikte gittiğim ve o zaman Radikal'deki bir yazıda anlattığım Gülsüm Ananın gözleme yerine yeniden gitmek kısmet oldu. Nasıl sevindi Gülsüm Ana, sarıldık, öpüştük. O günden beri neler yaptığını anlattı ama önce taze demlenmiş çaylarımızı verdi elimize, ısırganlı erişteleri yaydı yine, havadar bir yerde kurusun diye. Gözlemelerimiz yabani naneli, kekikli, hoşkıranlı, bahçede ne varsa artık, gani malzemeli. Aman ne aromalı, ne iştah açıcı. Yanında Gülsüm Ananın acur turşusu ve yeşil zeytinleri. Gülsüm Ana Edremit-Yenice yolunun 17. kilometresinde, püfür püfür esen bir tepede, çamların altında otlu gözlemeler, otlu bazlamalar, ısırganlı veya sade erişte, tarhana çorbası, çömlekte kuru fasulye, saç kavurma yapıyor gelenlere. Sohbeti de güzel, kendi de, yeri de, yaptıkları da. Sonra koltuğunuzun altına alıyorsunuz bazlamaları, eve getiriyor, ortadan ikiye kesip kızartıyorsunuz. Üzerine otlu lor sürüyor ve Kazdağı'na karşı yiyor, sonra da Ayşen hatun gibi, "sefamız olsun" diyorsunuz.

13 Temmuz 2008

Sabun da yapılır, ot da yolunur

Ayşen kaybetmekte olduğumuz değerleri (hani temiz hava, temiz su, temiz yiyecek gibi) korumak üzere girişilmiş bir eylem olarak görüyormuş orayı. Mesela çöp ayrıştırmanın önemini anlamış. İmeceevi'nde çöpler kağıt, gazoz kapağı, sigara (maalesef! istenmemekle birlikte), meyve çekirdeği, mutfak atığı... şeklinde ayrılıyor. Günlük kaygılardan, koşuşturmalardan, öfkelerden, savaştan uzakta bir yaşam varmış orada. Ayşen öyle yaşamış. Gazete yokmuş çünkü. Ancak internetten okunuyormuş. Ona da vakit olmuyormuş çünkü öğle yemeği için sebze toplamak gerekiyormuş veya yukarıda sabun yapılıyormuş, haydii koş koş fotoğraf çekmeye yetiş diyorlarmış. Sonra insanlar geliyormuş, sorular soruyorlar, dükkandan alışverişler yapıyorlarmış. Deniz varmış, hava varmış, temiz su varmış, yıldız varmış, cırcır böcekleri varmış (eyvah o da mı şikayet edecek?) onlarla uyunup onlarla uyanıyormuş. Domateslerin altında bir sürü semizotu varmış. Onlardan salatalar falan yapılıyormuş. İki tane kabak kocaman olmuş, ama kocaman. Tijen de onları rendelemiş, içine oğlak mayalı keçi-koyun peynirinden koymuş. Yeşillik çok yokmuş. Onun yerine semizotu doğramış negerek böreğine. Pek bir güzel olmuş. Deniz kenarında, serin serin oturup yemişler.

11 Temmuz 2008

İmece Evi

Bazen insanın canı yayılmak ister. Rüzgar esmelidir öyle zamanlarda. Güneş batmak üzere olmalıdır. Zeytin ağaçlarının altı püfür püfürdür. Tahtlar kurulmuştur, üzerine yaygılar yayılmış, minderler konmuş. Yaygıların üzerinde kuru zeytin yaprakları. Deniz hafiften dalgalıdır tabii. Sesi gelir, fışır fışır. Dinlendiricidir bu ses. Dinginler insanı, tıngır mıngır. Cırcır böceklerinin cırcırlarına bile sinir olmazsınız. Çünkü onların sesi doğanın sesidir. Korna gürültüsüne pekala yeğ tutulur. Çay demlenmiştir, siz denize girip çıkmışsınızdır. Sabun dökülmüş, kurumuş, bir kısmı boncuklarla ipe dizilmiş, bahçeden kabaklar koparılmış, yemekler pişirilmiş, domateslerin dibindeki semizotları salataya dönüşmüş... İmeceevi burası. Sonra daha fazla bilgi gelecek elbet ya şimdilik bu kadar. Hele bir fotoğrafı yükleyip bakayım nasıl olmuş. Sonra çıkıp cırcır böceklerine susun yahu yeter sizden çektiğim diyeyim. Ama yok, kızmayacaktım onlara. Korna sesinden iyidir dedimdi ya. Sahiden de öyle. (Tabii dostlar da yanınızdadır, çok zamandır görmediğiniz sevdiklerinizi görmüş, yeni dostlar edinmiş, yeni bilgilerle donanmışsınızdır. Hele de bir zeytinyağlı profiterol var ki...)

09 Temmuz 2008

İlkler

Samsunlulara müjde. Buğday Derneği'nin %100 Ekolojik Pazarlar'ının en yeni halkası 12 Temmuz'da Samsun Gazi'de açılıyormuş. Bir okurum Ankara'da da ekolojik pazar açıldığını, her pazar günü Ayrancı Kapalı Pazaryeri'nde kurulduğunu söyledi ancak onun Buğday'la ilgisi yok sanki, ona dair Buğday'dan hiç duyuru gelmedi çünkü. Ayrıntılı bilgi için Buğday Derneği'nin sitesini tıklayınız. Gözünüz aydın Samsunlular!
*
İlkler hep en heyecanla hatırlananlardır. İlk diş, ilk adım, ilk kelime, ilk okul, ilk öğretmen, ilk aşk, ilk öpücük... Mutsuzlukla hatırlananlar da olabilir. İlk adımda düşmüş olabilir mesela bebek, ilk öğretmen ilk vurandır size, ilk aşk hüsranla bitmiştir. Olabilir, olmuştur da. Bazı şeyler var ki, her yıl yeniden, yeni baştan yaşasak da ilklerini heyecanla bekleriz. Elimize aldığımızda gülümseriz. Gözlerimizi kapatıp derin derin içimize çekeriz kokusunu. Kıyamayız bir türlü kesmeye, dilimlemeye. Öylece kalsa, bakıp dursak. Oysa her canlı gibi, onların da bir sonu vardır. Zamanı gelince buruşur, çürür, kötü kokular salarlar. İyisi mi dalından koparır koparmaz yemeli. Bu fotoğraftakiler bizim bahçenin ilk pembeleri. 2008 mahsulü pembeler. Dün bahçeyi sularken o canlı dalların, yaprakların arasından gözüme çarpmışlardı. Sadece iki tanesi. Aaa, domatesler kızarmaya başlamış dedim. Yaprakları aralayıp elimi uzattım. Bir de ne göreyim, iki değil, üç tanelermiş. Üç kardeş. Pespembe olmuşlar. İncitmemeye çalışarak kopardım. Kokladım. Sevip okşadım. İpek gibiydi tenleri. Dolgun ama zarif ve narindi bedenleri. Bıçak yağ keser gibi kayıyordu. Doğradım iki tanesini. Arkadakiler de bahçeden. Onlar ilk değil. İlk heyecanını aktaramadım onların.

06 Temmuz 2008

Çay olsun, kurabiye olsun, dostluk olsun

Eğer Kazdağı civarlarında iseniz, çarşamba akşamı müsaitseniz Küçükkuyu'da, İmece Evi'ndeki sohbet buluşması ve potlaç yemeğine katılabilirsiniz. Bilgi ve detay için www.imeceevi.com adresini ziyaret edebilirsiniz. (Potlaç'ın ne demek olduğunu merak ediyorsanız sitede bu konuda kapsamlı bilgiye rastlayacaksınız. Belki siz de kendi potlaçlarınızı düzenlemek istersiniz?) Ayşen dostum satın aldığı Mutfaklardan Taşan Öyküler'i İmece Evi'nin kütüphanesine armağan etmiş. Sağol Ayşen kadın. (Bu sefer kitap linki Evcini'nden. Teşekkürler Evcini!)
*
Bu yazı iki dosta adanmıştır: Ayşen Aygün ve Ayfer Yavi. Çay olsun, kurabiye olsun, Ayşen'le Ayfer olsun demeye getiriyorum anlayacağınız. Yok yok, tüm dostlar olsun yanıbaşımızda.
*
Çay olsun, ama güzel bir çay. Tam kıvamında demlenmiş olsun. Ben bu aralar "lady grey" çayına takığım. Bildiğimiz bergamot (ben bergamut derim gerçi) aromalı earl gray çayın narenciye kabuğu parçalı ve mavi çiçeklisi. Ne çiçeğidir bilmiyorum. Arayıp taramadım. (Ayfer sultan araştırmış, peygamber çiçeği imiş, diğer adıyla mavi kantaron!) Bağımlılık yaratıyor insanda. İçtikçe içesin geliyor. Bugün, yarın, öbür gün. Her gün onu içmek. Ya biterse? Bitiyor da. Ne yapalım. O biterse başka çay içeriz.
Kurabiye olsun, ama margarinli kurabiye olmasın. İstemem. Tereyağlı da olur ya zeytinyağlı olsun daha iyi. Bu resimdekiler Atina'da, et ve balık çarşısının ilerisindeki ufak bir dükkandan. Zeytinyağı, pekmez ve nar ekşisi de var. Köy ekmeği, peksimet ve çekirdekli, susamlı çubuklar da. Sahibi pek hoş. Türkçe bilmiyor ama Türkiye'ye pek çok kez gelmiş. Seviyor Türkiye'yi, Türkleri. Ekmekler kocaman, misler gibi ekşi maya kokuyor. Kurabiyeler geleneksel. Anasonlu kurabiye, çikolata parçalı, kuru üzümlü kurabiye, ballı kurabiye.
Dostluk. İşte o bu satırlara sığmaz. Olmazsa olmaz. Yokluğuna dayanılmaz. Dostlara, dostluklara iyi bakmak lazım. Dostun yoksa eksiksin.

03 Temmuz 2008

Güneşe dönmek yüzünü

Yolculuk yapmayı sever misiniz? Yollarda olmayı? Otobüsle tıngır mıngır Anadolu yollarından geçmeyi? Her an başka bir manzara karşılar sizi. Kimileyin bozkırın ortasındasınızdır, uzaklarda bir garip ağaç, yalnız, sessiz, dingin. Yanıbaşında bir çeşme. Gürül gürül, şırıl şırıl akar suyu. Belki bir çoban, elinde kavalı, bir uzun hava... Kızların çeyizi için dikilmiş söğütlerin hışırtısıyla karşılanırsınız bazen. Kasabanın adı da Söğütlü'dür. Söğütlerin altında gözleme yenecek yerler yapılmıştır, tahtlar. Yol yorgunluğuyla serilirsiniz minderlere. Yanında buz gibi ayranla gözlemeler ne güzel gider. Bazı bazı, yüzünü güneşe dönmüş aygünaşıkları çıkar karşınıza, dizi dizi, tarla tarla. Aygünaşığı demeyi ona, Fatma'cığımdan öğrendim ben. O gün bugündür de öyle diyorum. Aya da güne de aşıktır çünkü o. Daha çok güne, güneşe. Güneş nereye giderse o da yüzünü oraya döner. Geleceğe, aydınlığa, güzel günlere. Karanlıkları sevmez, karanlık yürekleri, insanları karanlığa boğmak isteyen -güya- medeniyetleri. Başkaları karanlıklarda kaldıkça, onlar daha bir rahat uyurlar yataklarında. İnsanlar boğuştukça, birbirini kırdıkça, kardeş kardeşe düşman olunca. Onlar için hep savaş vardır. Kanla beslenirler, bebeğinin soğumuş bedenini kucaklamış ananın acısıyla. Oysa aygünaşığı güneşi sever. Işığı, pırıltılı yürekleri. Olgunlaşıp içleri dolduğunda başını büker, ağırlığıyla yağlı tohumlarının. Çocuklara verirler sonra o güzelim yemişleri. Çıt çıt çıt... Çocukken hiç dert yoktur. Tasa, kavga, savaş, yokluk, kıtlık, düşmanlık. Çıt çıt çıt...
Ne severdim çocukken çekirdek çitlemeyi. Saatler boyu. Arkadaşlarımla. Büyükken de sevdim gerçi. Hani bir zaman çekirdekli bir salata sosundan bahsetmiştim. Onu yapan arkadaşımı hatırladım. Faith'i. Dostluğu, sohbetleri, gülmeleri, keyifleri, paylaşmaları. Ben karanlıkları istemiyorum, bizi karanlığa boğmak isteyenleri. Aygünaşıkları, onların yüreğinden karanlığı alın...