Dün akşam (24 Temmuz) elime geçti kitap. Yine o ilk heyecan. Bu seferki farklı biraz çünkü bu kitap biricik Maya'ya ithaf edildi. Gelir gelmez ilk Maya'ya, annesi ve babasına gösterdim. Büyüdüğünde Maya, hoşuna gider dilerim ki. Henüz 2 yaşında, kitapların anlamı başka onun için. Yaşamın, günün, anın anlamı da. Onun için en güzel şey sevgi ve oyun. Parka gitsin, annesi yanında olsun, sütünü içsin, denize girsin ama yemek yemesin. Cevize, fındığa, bademe hayır yok neyse ki. Halasına mı çekmiş ne. (Yok yok biz hepimiz severiz onları, kim sevmez ki?) Turunç Kokulu Düşler'i çok sevdim. Fotoğraflar öyle hoş görünüyor ki, bunları gerçekten ben mi çektim diyeyazdım. Kapağıyla, formatıyla, sayfa düzeniyle gerçekten güzel bir iş çıkarmış sevgili yayıncım Senay Haznedaroğlu ve ekibi. Onların da ellerine sağlık.

Söze nasıl başlasam bilmiyorum. İyisi mi o günlere döneyim önce. Biliyorsunuz,
Tak Koluna Sepeti adlı kitabım ağırlıklı olarak Bodrum ve civar pazarları, oralardaki sohbetler, o güzelim malzemelerle yaratılan yemekleri kapsıyor. O yayınlanalı çok oldu. Pek çok eve girdi, pek çok el tarafından okşandı, hatta tencerelere girdi tarifleriyle. Herkesin zevki başka elbet, bazı dostlar dedi ki, kitaplarını seviyoruz ama bizim için Tak Koluna Sepeti'nin yeri ayrı. Bir kişi söylemedi bunu, bir çok kişiden duydum. Daha Bodrum kitabı yayınlanmadan, Antalya'ya gelip gittikçe bir Antalya güncesi tutmaya başlamıştım. Hep pazarlar oldu ortasında. Ne güzeller aldım, ne sohbetler ettim, ne fotoğraflar çektim. Demet demet çiçekle döndüm eve, onları kokladım günler boyunca, Ayşe'den aldığım sütler çoğu zaman yoğurda dönüştü. Zeytinler aldım, kilolarca. Çizdim, kırdım, salamura ettim. Kırmızı biberleri közledim, kahvaltıya lor peyniri aldım, yeşilliklerle karıştırıp sofraya getirdim. Köy yumurtalarından omletler yarattım.
Ne çok anı derledim gerçekten. İlk yazısını 19 Eylül 2002 perşembe günü yazmışım. Şöyle başlamışım söze: "Oniki saat sürmüştü yolculuğum. Hiç sevmediğim gece yolculuklarından biriydi. Ayaklarım şişmiş, bacaklarım tutulmuş, gözlerim mahmur. Eve, yatağıma kavuşmak arzusu her şeyin ötesine geçmiş. Nasıl geçmesin ki, yolculuk yorar insanı. Elimde valizim sokağa girmişim. Eve vardım varacağım. Günlerden çarşamba. Pazarcılar çoktan gelip tezgâhlarını kurmuşlar. Benim kadar olmasa da, uzun yoldan gelenler var. Hem de her hafta, yağmur çamur demeden. Dile kolay, tam üç buçuk ay. Gerçekten bu kadar uzun mu sürdü ayrılık? İstanbul'da geçen üç buçuk ayda sayılı pazar gezilerinin dışında marketlerden, manavlardan, nadiren de kendi bahçesinde yetiştirdiği salatalığı, domatesi, bamyayı satan amcalardan, teyzelerden yapmışım mutfak alışverişini. Lezzetli şeyler yemedim mi? Yedim elbet. Cihangir'deki mahalle kasabının domatesleriyle başladı benim için domates mevsimi. Yine de öylesine az ve sayılıydı ki tatmin olduğum anlar. Ben ki Bodrum'larda, Antalya'larda yaşamış, Gisela'nın, Tamame'nin bahçesinden kendi ellerimle sebze toplamış, Kaliforniya'da çiftlikte çalışmış, terasta kasalar içinde marul maydanoz yetiştirmişim. Kim bilir kaç gün önce, kim bilir kimler tarafından toplandığını bilmediğim yeşillikler beni memnun edebilir mi? Bu düşüncelerle düştüm pazarın ortasına. Utanmasam valizi bırakıp dansetmeye başlayacağım. Çarşamba günü dönmenin Antalya'ya, en büyük keyfi pazarın tadını çıkarmak, tazecik, çıtır çıtır salatalıklar, mis kokulu domatesler, gevrek biberler ve yeşilin her türlüsünü almaktır. İşte ben de öyle yaptım. Eve uğradım, birazcık olsun kendime gelebilmek için duş aldım ve kendimi pazara bıraktım."
Son yazıyı ise 13 Ekim 2007 cumartesi günü yazmışım. Metin kısa ama ardından nefis bir pizza tarifi var. Şöyle anlatmışım: "Canınız muzur bir şeyler çektiğinde ne yaparsınız? Yani diyelim ki mutfağa girdiniz, kolları sıvadınız. Ne gelir aklınıza? Pasta, tatlı, makarna? Benim canım bu sefer fena halde pizza çekti. Ne zamandır yapmadığımı farkettim. Sahi en son ne zaman kendim için pizza yapmıştım? Hatırlayamadım bile. Evde neler var diye düşündüm şöyle bir. Bol soğanım var, öyleyse harcında soğan olacak. Kırmızı etli biberlerim ve dil peynirim de var. Daha ne olsun? Hemen işe giriştim. Bir saat sonra ayağımı uzatmış, yanında bir kadeh şarapla pizzamı yiyordum."
Böyle işte. Beş yıl tutulan günlükler, Antalya'nın sokaklarına imzasını atan turunç ağaçlarından ilhamla
Turunç Kokulu Düşler adıyla, hemen hepsi bana ait 99 tarif ve renkli fotoğraflarla (pazarlardan, sokaklardan, yemeklerden) Oğlak Yayınları'nca yayınlandı ve iki gün önce dağıtıma çıktı. Yani çıkmış. Ben bugün haberdar oldum ve tez elden sizinle paylaşmak istedim.
Turunç Kokulu Düşler
Tijen İnaltong
Oğlak Yayınları
İstanbul, 2008
15 ytl
(
İdeefixe fiyatı 10.50 ytl)