Kendilerine ya da ürünlerine sevgi duyduğum insanlara burada yer vermeyi seviyorum. Hele hem kendilerini, hem de ürünlerini seviyorsam daha da bir sevinçle anlatıyorum galiba. Eğer bu siteyi beğeniyorsanız, bunda Umut'un da parmağı var. Bu çok yaratıcı güzel kadın kendi içinden geldi, dedi ki madem sitenin tasarımını değiştiriyorsun, al bak ben de bunu yaptım sana. Yazışmaların sonucunda yukarıdaki tasarımda karar kıldık. (Tekrar teşekkür ederim sevgili Umut!) Ben Umut'un sadece kendisini değil, ailesini de çok seviyorum. Öyle bir anne babası var ki, Türkiye'de olup bitenlere bakıp insanların daha çok kar etmek için her türlü üçkağıdı yaptığını görünce, onları bu zamanın delileri olarak kabul ediyorum. Umut her türlü tasarımı yapıyor, Betül ablayla Kemal abi de ürün geliştiriyor ve işin başında bilfiil duruyor, çalışıyor, üretiyor, tanıtıyorlar. Çarşamba günü gittiğim fuarda (yarın son günü, Antalya'daysanız buradan bilgi alabilirsiniz) Betül ablayı ve güzelim ürünlerini görünce bir kez daha mutlu oldum. Yine bir sürü yenilikle gelmişler. Hepsi ayrı ayrı sulandırdı ağzımı. O akşam nefis bir közlenmiş patlıcan sosu yiyordum. Zaten Muzi'den sipariş ettiğim yarı kurutulmuş domates pesto kavanozunun içine düşmüşüm, ekmekleri kızart kızart sür üzerine... Yeni ürünleri arasında Ege otlarıyla yapılmış mezeler de var; radika, deniz börülcesi... Sonra yarı kurutulmuş biberlerle, domatesle yapılmış sosları tarife sözcüklerim yetmez herhalde. Artık kendi satış siteleri de var (Gurme Dünyası) doğrudan sipariş edebileceğiniz ve tüm ürünlerini görebileceğiniz ama Gurmenet'in sitesinde ve Metro mağazalarında da karşınıza çıkacaktırlar. Tasarımları da değişmiş, Umut'cuğum yeni şeyler tasarlamış, pek bir şık şıkırdım olmuşlar. Hani içi seni, dışı beni yakar misali, here tarafı başka güzel. Afiyet olsun.
08 Şubat 2008
İştah açan tatlar
Kendilerine ya da ürünlerine sevgi duyduğum insanlara burada yer vermeyi seviyorum. Hele hem kendilerini, hem de ürünlerini seviyorsam daha da bir sevinçle anlatıyorum galiba. Eğer bu siteyi beğeniyorsanız, bunda Umut'un da parmağı var. Bu çok yaratıcı güzel kadın kendi içinden geldi, dedi ki madem sitenin tasarımını değiştiriyorsun, al bak ben de bunu yaptım sana. Yazışmaların sonucunda yukarıdaki tasarımda karar kıldık. (Tekrar teşekkür ederim sevgili Umut!) Ben Umut'un sadece kendisini değil, ailesini de çok seviyorum. Öyle bir anne babası var ki, Türkiye'de olup bitenlere bakıp insanların daha çok kar etmek için her türlü üçkağıdı yaptığını görünce, onları bu zamanın delileri olarak kabul ediyorum. Umut her türlü tasarımı yapıyor, Betül ablayla Kemal abi de ürün geliştiriyor ve işin başında bilfiil duruyor, çalışıyor, üretiyor, tanıtıyorlar. Çarşamba günü gittiğim fuarda (yarın son günü, Antalya'daysanız buradan bilgi alabilirsiniz) Betül ablayı ve güzelim ürünlerini görünce bir kez daha mutlu oldum. Yine bir sürü yenilikle gelmişler. Hepsi ayrı ayrı sulandırdı ağzımı. O akşam nefis bir közlenmiş patlıcan sosu yiyordum. Zaten Muzi'den sipariş ettiğim yarı kurutulmuş domates pesto kavanozunun içine düşmüşüm, ekmekleri kızart kızart sür üzerine... Yeni ürünleri arasında Ege otlarıyla yapılmış mezeler de var; radika, deniz börülcesi... Sonra yarı kurutulmuş biberlerle, domatesle yapılmış sosları tarife sözcüklerim yetmez herhalde. Artık kendi satış siteleri de var (Gurme Dünyası) doğrudan sipariş edebileceğiniz ve tüm ürünlerini görebileceğiniz ama Gurmenet'in sitesinde ve Metro mağazalarında da karşınıza çıkacaktırlar. Tasarımları da değişmiş, Umut'cuğum yeni şeyler tasarlamış, pek bir şık şıkırdım olmuşlar. Hani içi seni, dışı beni yakar misali, here tarafı başka güzel. Afiyet olsun.
06 Şubat 2008
Sarılar, maviler, yeşiller
Sarı, mavi ve yeşil bana deniz kenarındaki sarı papatyaları çağrıştırıyor. Merakla seyrediyorlar denizi, salına salına. Bir demet derlemek istiyor insan ama kıyamıyor da koparmaya. Bu salatadan bahsetmiştim avokado yazısında. Hani yapacağım yapacağım ama yapamıyorum salatası. Sonunda vakit geldi. Patatesler haşlandı. Koca bir kasede sosu hazırlandı: filtre edilmemiş parfüm, yani Laleli'nin filtre edilmemiş, yeni mahsul sızma zeytinyağı (ah o ne güzel aromadır!) baş köşede. Kırıta kırıta akıyor. Dur durak bilmeden. Ardından pazardaki amcalardan birinden aldığım bol sulu limonlar. Ezile büzüle yanaşıyorlar kırıtkanın yanına. Sonra sarımsak. İpincecik rendelenecek. Ve deniz tuzu. Kemeraltı'ndaki Değirmen'den. Tatlı toz biberi Sibel'ciğimin annesi yapmış göndermişti. Tabii ki evlatcığına ama ben de payımı almıştım, taa geçen sene. O da eklendi mi sosumuz daha bir renklendi. Bir de hardal olaydı evde... Patatesler ılındı, soyulup doğrandı, sosla buluştu, sosa bulaştı. Onlar birbirlerini tanıyadursunlar, avokadolar doğrandı. Pek ufak olduklarından iki adet. Onlar da halleştiler. En son su tereleri doğrandı. Hepsi karıştığında artık yeme vakti. Ama durun durun, önce susam serpmeli, daha da bir güzelleştirmeli. Güzelim mavi kaseye konmalı, bir güzel pozlanmalı.
04 Şubat 2008
Ordan burdan şurdan
Bu yazıya bırakılan yorumlar gösterdi ki bu konular pek çoğumuzun canını sıkmış, sıkıyor. Yine de rahatsızlıklarımızı dile getirirken "bize nasıl davranılmasını istiyorsak öyle davranmak/konuşmak" daha doğru olur gibi geliyor, ne dersiniz?
*
Bugün belli bir başlığımız yok. Olabilirdi aslında ya canım ordan burdan yazmak istedi. Nicedir aklımda olan şeyler vardı, onları dökeyim eteğimden dedim. Birincisi bloglardaki yazı, tarif ve fotoğrafların basında görülmesiyle ilgili. Geçenlerde bir arkadaşımda dergileri karıştırırken blogda yayınladığım bir fotoğrafı bir moda dergisinde gördüm. Öyle tezattı ki, doğal bir salata resmi, en şık mankenlerin arasında! Bir yanda fotoğrafçısına binlerce dolar ödenerek çektirilmiş moda fotoğrafları, öte yandan bir blogdan alınma bir salata fotoğrafı. Baktım, fonu tamamen silmişler ve öyle kullanmışlar. Arkadaşım da o derginin yazarı. Dedi ki özellikle yemek resimleri için bir ajansla anlaşmışlardı. Bir ajans blogları dolaşıp resim arşivliyor ve bu resimleri satıyor olabilir mi dersiniz? (Sağolasın sevgili Seda, yol gösterdiğin için. Damgalanmaya başladı bizim resimler de...)
İkinci konu bloglardaki müzikler. Bu ara pek çok komşumuz sitesini müzikli hale getirdi. Çoğu hoş müzikler, buna bir itirazım yok da bazen bilgisayarın sesi açık oluyor, bir anda sessizliği yırtan bir müzik. İyi ki diyorum, evdeyim. Ya işte olsam? Bilmem sizler ne düşünüyorsunuz sitelerin sesli olması konusunda, merak ettim, sorayım dedim.
Üçüncü konu yine sitelerle ilgili. Yorum bırakırken karşıma çıkan parola/şifreyi okumakta zorlanıyorum. Bazen iyice yamuk yumuk RSLSEOFQSDG... tren gibi bir dizi çıkıyor. O anda yorum bırakmaktan vazgeçip geri dönmek istiyorum. Vallahi yoruyor bu harfler beni. Hani diyorum, eğer zaten yorumları elden geçirip öyle yayınlıyorsanız ne gerek var bu şifreye? Artık eskisi gibi reklam amaçlı yorumlar da gelmiyor. Bu yine her blog sahibinin kendi bileceği bir iş elbet, karışmak ne haddime de diyorum ya, o harfleri görünce elimde olmadan "yine mi, ufffff" dökülüveriyor ağzımdan. Hele de arka arkaya bir sürü yorum yazmak isterseniz, iyice bir arapsaçına dönüyor işler. Yoksa tek huysuz ben miyim bu alemde? Ne olur kimse alınmasın, gücenmesin. Sadece düşüncelerimi paylaştım, insanlık hali. (Fotoğrafın yazıyla ilgisi ne? Yok vallahi bir ilgisi. Elif Ana'nın otlu, zeytinli bazlamaları incecik dilimlenmiş, kızarıyor, afiyetle yenmek üzere. Ben ekmekleri kızartırken siz yazıyı okuyun dercesine...)
*
Bugün belli bir başlığımız yok. Olabilirdi aslında ya canım ordan burdan yazmak istedi. Nicedir aklımda olan şeyler vardı, onları dökeyim eteğimden dedim. Birincisi bloglardaki yazı, tarif ve fotoğrafların basında görülmesiyle ilgili. Geçenlerde bir arkadaşımda dergileri karıştırırken blogda yayınladığım bir fotoğrafı bir moda dergisinde gördüm. Öyle tezattı ki, doğal bir salata resmi, en şık mankenlerin arasında! Bir yanda fotoğrafçısına binlerce dolar ödenerek çektirilmiş moda fotoğrafları, öte yandan bir blogdan alınma bir salata fotoğrafı. Baktım, fonu tamamen silmişler ve öyle kullanmışlar. Arkadaşım da o derginin yazarı. Dedi ki özellikle yemek resimleri için bir ajansla anlaşmışlardı. Bir ajans blogları dolaşıp resim arşivliyor ve bu resimleri satıyor olabilir mi dersiniz? (Sağolasın sevgili Seda, yol gösterdiğin için. Damgalanmaya başladı bizim resimler de...)İkinci konu bloglardaki müzikler. Bu ara pek çok komşumuz sitesini müzikli hale getirdi. Çoğu hoş müzikler, buna bir itirazım yok da bazen bilgisayarın sesi açık oluyor, bir anda sessizliği yırtan bir müzik. İyi ki diyorum, evdeyim. Ya işte olsam? Bilmem sizler ne düşünüyorsunuz sitelerin sesli olması konusunda, merak ettim, sorayım dedim.
Üçüncü konu yine sitelerle ilgili. Yorum bırakırken karşıma çıkan parola/şifreyi okumakta zorlanıyorum. Bazen iyice yamuk yumuk RSLSEOFQSDG... tren gibi bir dizi çıkıyor. O anda yorum bırakmaktan vazgeçip geri dönmek istiyorum. Vallahi yoruyor bu harfler beni. Hani diyorum, eğer zaten yorumları elden geçirip öyle yayınlıyorsanız ne gerek var bu şifreye? Artık eskisi gibi reklam amaçlı yorumlar da gelmiyor. Bu yine her blog sahibinin kendi bileceği bir iş elbet, karışmak ne haddime de diyorum ya, o harfleri görünce elimde olmadan "yine mi, ufffff" dökülüveriyor ağzımdan. Hele de arka arkaya bir sürü yorum yazmak isterseniz, iyice bir arapsaçına dönüyor işler. Yoksa tek huysuz ben miyim bu alemde? Ne olur kimse alınmasın, gücenmesin. Sadece düşüncelerimi paylaştım, insanlık hali. (Fotoğrafın yazıyla ilgisi ne? Yok vallahi bir ilgisi. Elif Ana'nın otlu, zeytinli bazlamaları incecik dilimlenmiş, kızarıyor, afiyetle yenmek üzere. Ben ekmekleri kızartırken siz yazıyı okuyun dercesine...)
31 Ocak 2008
Ondan nasıl vazgeçer insan?
Biraz önce Pelin'in sitesine bakıyordum, Gurmenet'ten sipariş ettiğim güzeller geldi diye yazmış ve listelemiş aldıklarını. Nasıl sevindim! Muzi benim en kıymetli dostlarımdandır. Şimdi Sibel'ciğim de onunla çalışıyor ve bu işi büyük bir başarıyla sürdürüyorlar. Neler yok ki Gurmenet'te, her tür baharat, bakliyat, bilumum uzakdoğu yemeği malzemesi, pek çoğunu Türkiye'de kolay kolay bulamayacağınız pastacılık malzemesi, kahveler, unlu gıdalar, yağlar, ithal peynirler, kuru mantarlar, kuruyemişler... Fiyat açısından da onunla rekabet edebilecek kaç kişi vardır bilmiyorum, Muzi gerçekten çok düşük bir kar oranıyla satıyor her şeyi. Hele de çalışıyorsanız veya bu tür malzemeleri bulamayacağınız yerlerde yaşıyorsanız hemen veriyorsunuz siparişi, Pelin'in dediği gibi, iki gün sonra geliyor... O heyecanla ben de gidip siparişimi verdim, şimdi oturdum bekliyorum. (Üzerinden 24 saat bile geçmeden gayet güzel paketlenmiş olarak geldi güzellerim, tavsiye ederim!)
*
Bu fotoğraf yeni değil. Üç yıldan çok olmuş çekeli. Yenisini de çekebilirdim ya, bu fotoğrafı seviyorum. Bu yazı da bu fotoğrafla birleşsin, ne çıkar. Ondan nasıl vazgeçer insan diyorum ya, hiç sevmeyenler de var onu. Anlamış değilim nasıl ve neden sevmediklerini. Asla da anlayamayacağım sanki. Onunla tanışalı epey oldu. Anadolu'ya has bir meyve değil, bize sonradan gelmiş. Bana söylenen, bundan 30 yıl kadar önce bir ziraat mühendisinin getirip denemek için Antalya'daki Narenciye Enstitüsü bahçesine diktiği. Avokado çabuk meyve verebilen bir ağaç. Diktikten 3-4 yıl sonra meyve alabiliyorsunuz. Ancak yalnızlıktan hoşlanmıyor bizimki, ille de eş istiyor kendine. Dişiyle erkek birlikte yaşayacak. Yoksa meyve vermeyi reddediyor. Ne garip değil mi? Buralara girmeye gerek yok çünkü ne yapıp ediyor, meyve veriyor bizimki. Pek çok türü var ama gördüğüm kadarıyla Türkiye'de 3-4 türü var ancak. Bunlar farklı dönemlerde olgunlaşıyor. Yani eğer Antalya'daysanız, ithal avokadolara yüz vermeden, Eylül-Ekim ayından itibaren, Mart-Nisan'a kadar rahatlıkla ve de bol bol yiyebiliyorsunuz. Bugün mesela, Narenciye Enstitüsü'ne yürürken ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Hava güneşli, ılık. Bahardan kalma bir gün. Benim asıl sevdiğim, tırtıklı kabuklu, olgunlaşınca kabuğu siyaha dönen avokadolar çıkmış. Hem de kilosu sadece 2 ytl. Tutmayın beni demişim, başlamışım doldurmaya. Zor durdurmuşum kendimi ve hayallere dalmışım. Hmmmm şimdi ben bu avokadolarla neler yaparım. Aklıma bir salata gelmiş, kaç yıldır yapıp bayıla bayıla yediğim. Patatesler haşlanır, şöyle hardallı, sarımsaklı bir sosla soslanır. Yeneceği zaman avokado ve bol su teresi doğranır, karıştırılır. Aman efendim, ne güzel yenir.
*
Bu fotoğraf yeni değil. Üç yıldan çok olmuş çekeli. Yenisini de çekebilirdim ya, bu fotoğrafı seviyorum. Bu yazı da bu fotoğrafla birleşsin, ne çıkar. Ondan nasıl vazgeçer insan diyorum ya, hiç sevmeyenler de var onu. Anlamış değilim nasıl ve neden sevmediklerini. Asla da anlayamayacağım sanki. Onunla tanışalı epey oldu. Anadolu'ya has bir meyve değil, bize sonradan gelmiş. Bana söylenen, bundan 30 yıl kadar önce bir ziraat mühendisinin getirip denemek için Antalya'daki Narenciye Enstitüsü bahçesine diktiği. Avokado çabuk meyve verebilen bir ağaç. Diktikten 3-4 yıl sonra meyve alabiliyorsunuz. Ancak yalnızlıktan hoşlanmıyor bizimki, ille de eş istiyor kendine. Dişiyle erkek birlikte yaşayacak. Yoksa meyve vermeyi reddediyor. Ne garip değil mi? Buralara girmeye gerek yok çünkü ne yapıp ediyor, meyve veriyor bizimki. Pek çok türü var ama gördüğüm kadarıyla Türkiye'de 3-4 türü var ancak. Bunlar farklı dönemlerde olgunlaşıyor. Yani eğer Antalya'daysanız, ithal avokadolara yüz vermeden, Eylül-Ekim ayından itibaren, Mart-Nisan'a kadar rahatlıkla ve de bol bol yiyebiliyorsunuz. Bugün mesela, Narenciye Enstitüsü'ne yürürken ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Hava güneşli, ılık. Bahardan kalma bir gün. Benim asıl sevdiğim, tırtıklı kabuklu, olgunlaşınca kabuğu siyaha dönen avokadolar çıkmış. Hem de kilosu sadece 2 ytl. Tutmayın beni demişim, başlamışım doldurmaya. Zor durdurmuşum kendimi ve hayallere dalmışım. Hmmmm şimdi ben bu avokadolarla neler yaparım. Aklıma bir salata gelmiş, kaç yıldır yapıp bayıla bayıla yediğim. Patatesler haşlanır, şöyle hardallı, sarımsaklı bir sosla soslanır. Yeneceği zaman avokado ve bol su teresi doğranır, karıştırılır. Aman efendim, ne güzel yenir.
29 Ocak 2008
Gri günlere renk
Günler griye döndü mü, hava dondurucu oldu mu, insanın içi de grileşiyor, üşüyüveriyor değil mi? Böyle zamanlarda insana en iyi gelen, buradakiler gibi rengarenk çiçekler. Anemonlar. Ya da diğer adıyla dağ lalesi, Manisa lalesi; Ege'den Akdeniz'e işlenmemiş topraklarda, her nedense genellikle yamaçlarda bitiveren. Dünyadaki 120 anemon türünden biriymiş bizimkisi. Rüzgarın çiçeği, Adonis'le Afrodit'in aşkına şahit olan çiçek. Ocak ayı geldi mi, kimi Ege pazarları da anemonlarla dolup taşar. Çoğunlukla çocuklar toplar onları, okul harçlığı için. Dayanmaz çok, bakmayın bu duruşlarına. Alıp eve getirdiğinizde iki güncükdür ömürleri. Oysa tepelere, terkedilmiş zeytinliklere doğru yürüyüşlere çıktığınızda, fuşya, eflatun, mor, pembe, uçuk pembe renkleriyle selam çakarlar yaşama. Onlar sevincin, heyecanın, yaşama tutunmanın habercisidirler.Lezzet dergisinin şubat sayısı çıkmış. Bu sayıda sevgili Zeynep var, Bir Porsiyon Öykü'nün yazarı, çorba tarifleri ve öyküleriyle. Bir de sevgili Sema'cığım var, hani Reçel Deyip Geçme adlı kitabın yazarı. Reçel tarifleri vermiş can arkadaşım. Tabii sevgili Elif var, uzaklardan. Ben varım, pazarcılardan öğrendiğim tariflerle. Başka? Başka soğuk var (yani hayatta, hayatımda), makarna var, kakuleli çay var, hayal edilen bir sakızlı muhallebi var, Malatya'dan gelmiş ve tüketilmiş cevizli sucuk var, zulada bekleyen Gümüşhane pestili var, Bodrum'un bademi var, Elif Ana'nın bazlaması var...
26 Ocak 2008
Yalıkavak Pazarı
Geçmişte kalsa da, sevenler için sağ tarafa Radikal yazıları arşivinin linkini ekledim. Canınız Türkiye'nin çeşitli yörelerinde gezinmek isterse, yahut şöyle bir Yunanistan'a uzanmak, güzel insanlarla tanışmak, yeni lezzetlere ulaşmak, buyrun okuyun.
*
Yalıkavak Pazarı'nı bilenler bilir. Bodrum Pazarı yahut Milas Pazarı yahut Turgutreis Pazarı kadar büyük değildir. En azından, herkesin demeyelim de, çoğunluğun kente döndüğü kış mevsiminde. İki sıra. Soldan gir, sağ yap, başa dön. O kadar. Ama o renklilik, canlılık yok mu, insanı toprağı öpmeye itiyor. Bana kalsa ben yine Bodrum Pazarı aşığıyım, ne yalan söyleyeyim. Bodrum kitabımı okuyanlar bilir bu aşkımı. Okumayanlar da bu yazılar sayesinde öğrendiler zaten. (Bu seferki linkte kitabın önsözü var, köy kütüphaneleri sitesinden) Neyse işte, bu pazarlar insanın aklını başından alır, niyetiniz yokken eli kolu dolu ayrılırsınız. Binbir türlü sürprizle karşılarlar sizi çünkü. Bu seferki tanışlarımdan biri de Ayşe Yaren ve yakışıklı oğlu. Aslen Manisalı Ayşe ama sekiz yıldır (öyle mi demişti?) Bodrum'dalar. Çok seviyor Bodrum'u. Çok da çalışkan Ayşe. Turşular, tarhanalar, erişteler yapıyor, hani önceki yazılardan birinde anlattığım susamlı, bademli incirlerden yapıyor, peksimet yapıyor, keçiboynuzu, Manisa'dan kara üzüm, ekşi kuru erik, kekik suyu, karabaşotu suyu ve daha nice şey sığdırıyor o ufacık tezgahına. Bir de ipek gibi yapraklar var, hemen bir torbaya doldurup hediye ettiği. Yaprakları anneme teslim ettim. O da bana sarma yapacak. Gönlü bol, eli bol, yüreği geniş dostlardan mahrum kalmayalım ne olur. Hayat onlarla güzel. (Not: Kitabın önsözünde yer alan, Bodrum Kalesi çizimi Suavi Kendiroğlu'na aittir.)
*
Yalıkavak Pazarı'nı bilenler bilir. Bodrum Pazarı yahut Milas Pazarı yahut Turgutreis Pazarı kadar büyük değildir. En azından, herkesin demeyelim de, çoğunluğun kente döndüğü kış mevsiminde. İki sıra. Soldan gir, sağ yap, başa dön. O kadar. Ama o renklilik, canlılık yok mu, insanı toprağı öpmeye itiyor. Bana kalsa ben yine Bodrum Pazarı aşığıyım, ne yalan söyleyeyim. Bodrum kitabımı okuyanlar bilir bu aşkımı. Okumayanlar da bu yazılar sayesinde öğrendiler zaten. (Bu seferki linkte kitabın önsözü var, köy kütüphaneleri sitesinden) Neyse işte, bu pazarlar insanın aklını başından alır, niyetiniz yokken eli kolu dolu ayrılırsınız. Binbir türlü sürprizle karşılarlar sizi çünkü. Bu seferki tanışlarımdan biri de Ayşe Yaren ve yakışıklı oğlu. Aslen Manisalı Ayşe ama sekiz yıldır (öyle mi demişti?) Bodrum'dalar. Çok seviyor Bodrum'u. Çok da çalışkan Ayşe. Turşular, tarhanalar, erişteler yapıyor, hani önceki yazılardan birinde anlattığım susamlı, bademli incirlerden yapıyor, peksimet yapıyor, keçiboynuzu, Manisa'dan kara üzüm, ekşi kuru erik, kekik suyu, karabaşotu suyu ve daha nice şey sığdırıyor o ufacık tezgahına. Bir de ipek gibi yapraklar var, hemen bir torbaya doldurup hediye ettiği. Yaprakları anneme teslim ettim. O da bana sarma yapacak. Gönlü bol, eli bol, yüreği geniş dostlardan mahrum kalmayalım ne olur. Hayat onlarla güzel. (Not: Kitabın önsözünde yer alan, Bodrum Kalesi çizimi Suavi Kendiroğlu'na aittir.)
23 Ocak 2008
Sütlü börek
İzmir’de yaşanmış her anı, çiğnenmiş her lokmayı, söylenmiş her sözcüğü belleğime kaydetmiş olsam, yerim yurdum da yol boyu karşımıza çıkan papatya tarlaları kadar uçsuz bucaksız olsa yine de hakkını vererek aktarabilir miydim ki o altı günü? Denize karşı içtiğin çayları, yediğin yemekleri, paylaşılan öykülerle hikâyeleri bir bir anlat deseniz elim ayağım birbirine karışır, ne söyleyeceğimi bilemezdim. Bir an duraklar, sonra sizi Nedim Atilla’nın ellerine teslim ederdim galiba. İzmir’le benim çöpümü çatan, kentin sevdalısı Nedim Atilla olmasaydı eğer, ben Agora’ya gidip Marcus Aerilius'un eşi Küçük Faustina’yla tanışabilir miydim? Faustina’nın anaç bakışları altında Kemeraltı’nın üçyüzü aşkın kuş evinden birine ‘işte bu benim’ diyebilir miydim? Rıza Aksüt’ün kızıyla tanışıp manda sütünden yapılmış lezzetli kaymağın altında insanda gözlerini yere indirip suçlu bir ses tonuyla ‘bir porsiyon daha’ deme isteği uyandıran Sütlü Börek’i yedikten sonra Balıkesirli ataların dilinde şekillenen “Zemheride kaymak isteyen, cebinde manda taşır,” sözüyle gülümseyebilir miydim? (Bu yazı bir İzmir gezisi sonrası Radikal'de yayımlanmıştı. Tabii bu kadarcık değildi. Tamamı için burayı tıklayabilirsiniz.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
