15 Aralık 2007

Senin adın bundan sonra Hızır Simit olsun!

Şu simitle neler yapmaz ki insan. Zaten olduğu gibi yemeye bayılıyor, görünce hayaller kurmaya başlıyoruz. Aman da aman, şu simitlere bakın, çıtır çıtır. Biraz kaşar peyniri sardırayım, bir de simit. Boğaza karşı, yanında çayla... Akına Sait Faik gelmez mi adamın? Geldi zaten. Daha önce de gelmişti, burada. Simite şiirden, öyküden başka şeyler de yakışır elbet. Ispanak, mantar, peynir... Şaşırmayın canım, ne var şaşacak? Simit pizza tabanı olamaz mı? Biraz uğraştırıyor ya varsın uğraştırsın. Siz de geniş simitlerden alıverin. Harcınız hazırsa (yani soğanla ıspanağı kavurduysanız, mantarları yağsız kavurup eklediyseniz) üzerine pay edip fırına atıveriyorsunuz. Tabii rendelenmiş peynir de lazım. Evde şansıma parmesan vardı, ondan rendeleyip serpeleyiverdim. Beş dakika sonra fırından çıkmıştı. Yanında da çay. Sait Faik'i anmadan olur mu? Onu da andım elbet. Zihnimde onun yıllar yılı sevinçle, heyecanla dolaştığı Burgazada sokaklarına gittim. Adadaki çam ormanına, hani yanmıştı ya. Tepedeki kilisenin bahçesine sonra. Mimoza ağaçlarının olduğu yolları arşınladım. Kocayemiş topladım ağaçlardan. Ferda'yı andım, İsmet'i, Ayşe Teyze'yi, Sibel'i...

13 Aralık 2007

Cıvıl cıvıl şiirler

Fatma'cığım onun için yorum bırakan herkese teşekkür ediyor dostlar. Size bir teşekkür mektubu yazmış, yorumlarda okuyabilirsiniz. Çok güzel geçmiş imza günü. Nice günlere diyorum. Özellikle üyesi olduğunuz anne-çocuk grupları ve sitelerinde kitabın duyurulmasına yardım ederseniz çok mutlu oluruz.
*
Güneşin saçları uzun,
lüle lüle,
darmadağın.
Tarandıkça gökyüzünde
yandı sırtım, dokunmayın.
*
Canım, biricik arkadaşım Fatma'nın (Küçüktaş), yüreği onun kadar güzel olduğuna inandığım Deniz Üçbaşaran'ın -yanda örneğini gördüğünüz- çizimleriyle ete kemiğe bürünen Cıvıl Cıvıl Şiirler kitabının imza günü var bu cumartesi. Duyduk duymadık demeyin, yolunuzu düşürebilirseniz çocuklarınızı alıp gidin ve Fatma'cığımın yanağına bir öpücük kondurun, o pırıl pırıl yüreğinden çıkan şiirleri bizlerle buluşturduğu için. Fatma hayatımda gördüğüm en yardımsever, en hayırlı dostlardan biridir. Bu mutlu gününde yanında olamadığım için beni affet güzel arkadaşım. Daha nice güzel kitap bekliyoruz senden. Yüreğindeki ışığı her daim saçman dileğiyle. Bundan daha güzel bir yılbaşı armağanı olur mu? Çocuğu olsun olmasın, böyle bir armağan almak gülümsetecektir herkesi.
*
İMZA GÜNÜ:
Cıvıl Cıvıl Şiirler
15 Aralık 2007, Saat 15:00-18:00
Ortaköy 200 Kitabevi
Çırağan Caddesi No: 50/A Ortaköy
BEŞİKTAŞ / İSTANBUL
(Ortaköy'de, ana caddede, Feriye Sineması'na gelmeden, Paul Pastanesi'nin sırasında, Garanti Bankası'nın hemen yanında.)

12 Aralık 2007

Onsuz hayat çok bayat

Fotoğrafı 3 Eylül günü çekmiştim. Kars'ın Büyük Çatma köyünde. Fotoğraftaki kavurgayı Songül abla yapmıştı. Kırmızı buğdaydan. Birazını bana vermiş, götür, evde yersin demişti. Hala bitirmedim, bitiremedim. Değerli bir mücevhermiş gibi titizlikle saklıyorum: Kavanozda, buzdolabında. Ondan bir şeyler yapmak istiyorum. Değişik bir şeyler. Belki Kars ve köylerinde yapılan tariflerden denerim, yahut kendi tariflerimi yaratırım. Bunları neden yazıyorum? Metro-Gastro'nun Kasım-Aralık sayısındaki iki yazımdan bahsetmiştim. Biri Kars yöresinde binlerce yıldır ekilen ve 'kavılca' denen yabani bir buğday türünü geri getirme çalışmalarını anlatıyor. Songül ablanın adını görünce, aklıma o güneşli Eylül günü birlikte çay içişimiz ve avuç avuç kavurga yiyişimiz geldi. Her iki yazının yeri ayrı bende. Ötekinde de başka dostlar var çünkü ya asıl, bana 'onsuz hayat çok bayat' dedirten buğday, ekmek ve ekmeğe dair ritüeller var. Ekmeğin düğünlerdeki, hasat şenliklerindeki, doğumdaki yeri. Fatma'cığım diyor ki, Divriği'de sütü gelmeyen lohusalara çobanın gezdirip getirdiği ekmek yedirilirmiş. Daha nice gelenek...

10 Aralık 2007

Kırmızı deyince, soğan da gelir akla

Gelmez mi? Hani saç gibi örerler upuzun, asarlar tezgahların direklerine. Balıkçılarda vardır en çok, bir de tabii soğancılarda. Pazardaki soğancılarda yani. Ucundan birer ikişer koparır alırsınız. Normal soğana göre pahalıdır ya daha tatlıdır, daha renkli, daha albenilidir. Daha lezzetlidir de. Yani fiyat farkını hak eder. Fırında sebze yaparken kullanırım en çok ya pizzaya da pek yakıştırırım. Şöyle bol soğanı kavurup hamurun üzerine yaydınız mı... Çok olmadı, bir ay kadar önce, soğanlı bir pizza yapmıştım. Evde sadece tatlı kırmızı biber ve soğan vardı. Kırmızı da değil üstelik. Zeytinyağında soğan ve sarımsak kavurdum, içine tane kimyon koydum. Sonra da şerit halinde doğradığım kırmızı biberleri. Hamuru hazırladım, önceden beş dakika pişirip harcını ekledim. Üzerine de dilimlenmiş peynir. Ne peyniriydi ki? Dil peyniri olabilir. Yine fırına. Bir güzel olduydu ki. Durduk yerde şimdi, onu hatırladım.

08 Aralık 2007

Hintli bir öykü

Hint yemeği eşliğinde, Lezzet'teki yazımın 2. paragrafı: "Muson Günlüğü (Monsoon Diary), Kerala’da geçmiş bir çocukluğun anıları ve Hint yemek tariflerinden oluşan bir kitap. Bir ailenin yaşamından kesitleri ve alışkanlıklarını görmek mümkün kitabın sayfaları arasında. Bir Hintli için doğumla başlıyor törenler. Doğum iyi geçtiği ve bebek sağlıklı olduğu için Thula bharam töreni düzenlenmesi gerekiyor, bir de Choru-unnal. Aile bu iki seremoniyi birlikte düzenlemeyi kararlaştırıyor. Thula bharam, tanrılara armağan vermek için düzenleniyor. Ailenin düzenli olarak ziyaret ettiği tapınakta büyük bir tartı var. Tartının arkasındaki tahtada ise hediye listesi: Muz, şeker, altın, gümüş, hindistan cevizi, hatta su. Aile, maddi durumuna göre bu armağanlardan birini seçmeli. Gelinin ağırlığınca altın istenir ya kimi masallarda, işte Hintliler de ağırlığınca armağan vererek sunar tanrılara şükranlarını. Choru-unnal ise bir anlamda bebeğin vaftiz törenidir. Bu törende bebeğe gi ve pirinç tattırılır."

05 Aralık 2007

... Yemesi sevap

Haydi biraz beyin jimnastiği yapalım. Kestaneye dair anılarınızı hatırlayın; hayatınızdaki yerini, size anımsattıklarını, yerken hissettiklerinizi. Havalar soğuyup da köşebaşlarında kestane kebapçılar çıktığında mutlu olmaz mısınız? Peki ya o ufacık kesekağıdını cebinize koyup aylak aylak dolaşmaz mısınız Moda sokaklarında (yahut bulunduğunuz yerde)? Kestane şekeri dendiğinde ağzınız sulanmaz mı? Bir çok kestaneli anım var elbet ya bir tanesi yıllar, yıllar önce soğuk, yağmurlu ve sevimsiz bir günde, Brüksel'in caddelerinden birinde yürürken karşıma çıkan ve kendimi evimde hissettiren kestane kebapçıya dair. Adamla sohbet etmişliğimiz yahut dünyanın en olağanüstü kestanesini yemişliğim falan yok. Sadece evden uzakta olduğum bir dönemde, burada ne işim var, evimde olmak istiyorum derken tam, karşıma çıkıveren o kestane satıcısı nasıl da ısıtıvermişti yüreğimi. Hooop, İstanbul'a dönüvermiştim. Brüksel'de değil de Beyoğlu'nda yürüyordum... Mesela.

03 Aralık 2007

Bugün tatlı günü

Sevgili Münevver o çok hatalı kullandığımız eklerden 'ki' eki ve bağlacının kullanımına dair bir yazı hazırladı. Dil dostlarını Münevver'in her daim renkli, canlı ve sevgi dolu sitesine bekliyoruz.
*
Çoğunuzun duymadığını, tatmadığını düşündüğüm bir çörek var bugün. Cevizli-tahinli yahut haşhaşlı-cevizli çöreklerimize benziyor ama değil. Aşkenaz Yahudilerinin bir çöreği 'rugalah' (Wikipedia'daki diğer adları: rugulach, rugalach, rogelach, rugalah, rugala.) İbranice olan bu ad, asmanın tutunmasına yarayan lülelere benzetildiğinden verilmiş ve 'sarılan dal' anlamındaymış. Yahudi bayramlarında süt ürünleri kullanılmadan hazırlanan çöreğin içinde kuru üzüm, ceviz, tarçın, çikolata, badem ezmesi, kayısı marmeladı olabiliyor ve değişik şekillerde hazırlanabiliyor. Şu linkteli yazıya göre çoğunlukla bayramlarda yapılıyor ancak sahibi Yahudi olan pastanelerde yıl boyu satılıyor. Bağlantı adresini verdiğim yazıda farklı harçlarla yapılmış rugalah tarifleri var, İngilizce bilenler için. Avrupa ve Amerika'da yaşayan komşulara sorabilir miyiz: Sizin yaşadığınız kentte/ülkede de yapılıyor mu rugalah? Yapılıyorsa nelerle yapılıyor?